İnönü Üniversitesi Kurumsal Akademik Arşivi

DSpace@İnönü, İnönü Üniversitesi tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, Üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve telif haklarına uygun olarak Açık Erişime sunar.




 

Güncel Gönderiler

Öğe
2023 Kahramanmaraş depremlerini yaşayanlar arasında travma sonrası stres bozukluğu ve depresif bozukluk yaygınlığının araştırılması
(İnönü Üniversitesi, 2025) Gökhan, Müberra; Ünal, Ahmet
Amaç: Depremler çok önemli sayıda insanı etkileyen travmatik olaylardır ve ciddi ruhsal sorunlara yol açabilirler. Çoğu insan için deprem sonrası ortaya çıkan akut tepkiler normaldir ve zamanla bunlar azalır. Etkilenen bireylerin bir kısmı ise uzun süre ruhsal sorunlar yaşamaya devam ederler. Biz bu araştırmamızda 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş depremlerini yaşayanlar arasında travma sonrası stres bozukluğu ve depresif bozukluk yaygınlığını araştırmayı amaçlamaktayız. Yöntem: Örneklemimiz Malatya'nın çeşitli semtlerindeki konteyner kentlerde yaşayan 335 depremzededen oluşmaktadır. Katılımcılar 18-65 yaş aralığında, 6 Şubat 2023 depremlerini Malatya, Kahramanmaraş, Adıyaman ve Hatay'da yaşamış gönüllülerden oluşmaktadır. Katılımcılara araştırmamızın içeriği ve amacı ile ilgili bilgiler verilip onamları alındıktan sonra; Sosyo-Demografik Veri Formu doldurularak Beck- Depresyon ve Klinisyen Tarafından Uygulanan TSSB Ölçekleri uygulandı. Bulgular: Katılımcıların 101'i (%30,15) erkek ve 234'ü (%69,85) kadındı. TSSB tanısı alan katılımcı sayısı 142 idi. Bu sayı tüm katılımcıların %42,39'unu oluşturmaktadır. Depresif bozukluk tanısı alan katılımcı sayısı ise 108 idi. Bu ise tüm katılımcıların %32,24'ünü oluşturmaktadır. Depresyon tanısı alan 108 hastanın 63'ü hafif, 40'ı orta, 5'i ağır depresyon tablosundaydı. Araştırmamızda kadınlarda, ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, mevcut psikiyatrik şikayetleri deprem sonrası artanlarda, depremde enkazda kalanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde, depremden sonra yakınlarıyla iletişime geçemeyenlerde, çadırkentte kalanlarda, psikososyal destek alanlarda ve maddi kaybı olanlarda travma sonrası stres bozukluğunu daha sık olarak saptadık. Boşanmış olanlarda, ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, ailesinde ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, depremde enkazda kalanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde, mevcut psikiyatrik şikayetleri deprem sonrası artanlarda, deprem sonrası medikal tedavi dozu artırılanlarda, yakınlarıyla iletişime geçemeyenlerde, psikososyal destek alanlarda ve maddi kaybı olanlarda Beck Depresyon Ölçeği skorunu anlamlı olarak daha yüksek saptadık. Sonuç: Çalışmamızda geçici konaklama merkezlerinde yaşayan depremzedelerde travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon tanılarını literatürle benzer şekilde yüksek oranda saptadık. Yine bu çalışmamızda depremzedelerin sosyo-demografik ve klinik özelliklerine göre depremden ruhsal olarak farklı düzeylerde etkilendiklerini ortaya koyduk. Böylesine yıkıcı sonuçlara neden olmuş olan depremler sonrası, deprem ülkesi olduğumuz gerçeğini göz önünde tutarak sağlam yapı stoğunu artırmak ve psikososyal açıdan hazırlıklı olmak depremlerin vereceği zararı en aza indirmek açısından oldukça önemli görünüyor. Anahtar kelimeler: Deprem, travma sonrası stres bozukluğu, depresif bozukluk.
Öğe
Kemik iliği nakil yapılan hastalarda işlem öncesi ve sonrası sağ ventrıkül fonksıyonlarının ilerı ekokardiyografik yöntemlerle değerlendirilmesi
(İnönü Üniversitesi, 2024) Uğurluoğlu, Göktuğ; Ermiş, Necip
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada kemik iliği transplantasyonu (KİT) öncesi ve sonrasında transtorasik ekokardiyografik değerlendirme ile, KİT sonrası erken dönemde ortaya çıkabilecek pulmoner vasküler değişikliklere bağlı olarak subklinik/klinik sağ ventrikül fonksiyon bozukluğunun tespit edilmesini amaçladık. Konvansiyonel ekokardiyografik yöntemlere ek olarak 4 boyutlu ejeksiyon fraksiyonu, speckle tracking imaging ve pulmoner arteriyel sertlik değerlendirmesi yapıldı. Metod: Çalışmaya 18-65 yaş arası allojenik veya otolog 45 kemik iliği nakil (KİT) yapılan hasta ve 45 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi, ayrıca KİT yapılan hastaların 1. ay verileri de değerlendirmeye alındı. Her iki grubun sosyo-demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve ekokardiyografik değerleri incelendi. Konvansiyonel ekokardiyografik incelemede, sağ ve sol ventrikül sistolik, diyastolik fonksiyonları ve sağ miyokardiyal performans indeksi (MPİ), tahmini sistolik pulmoner arter basıncı, pulmoner arter sertliği (PAS) ölçümleri değerlendirildi. 4 boyutlu ekokardiyografi ile sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sağ ventriküler fraksiyonel alan değişimi değerlendirildi. Ayrıca Strain ekokardiyografi tekniği ile sağ ventrikül fonksiyonları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda Sağ ventrikül global (SaV GS) (-19,242±8,713'e karşı -22,33±1,638 p = 0,022) ve serbest duvar strain (SaV SDS) (-25,956±2,836'ya karşı - 28,211±2,103 p <0,001) KİT sonrası grupta kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü. Ayrıca KİT yapılan grupta, kontrol grubuna göre 4B ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SaV EF) (52,311±2,465'e karşı 56,601±5,548 p<0,001), sağ ventriküler fraksiyonel alan değişimi (SaV FAD) (46,27±2,57'ye karşı 51,42±4,56 p <0,001) değerleri daha düşüktü. Sonuç: Bu çalışma ile KİT uygulanan hastalarda sağ kalp sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının ve pulmoner arter sertliğinin etkilenebileceğini gösterdik. Bu açıdan KİT tedavisi ve hazırlık rejimi ilişkili kardiyotoksisite gelişme riski olan hastalarda koruyucu ve tedavi edici yaklaşımlara başlanması için, ileri ekokardiyografik tekniklerle değerlendirilmesinin gerekliliğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Kemik iliği nakil, Hematolojik hastalık, 4B Ekokardiyografi Strain, transtorasik ekokardiyografi
Öğe
65 yaş ve üzeri akut myeloid lösemi hastalarında geriatrik beslenme risk indeksinin prognoza etkisi
(İnönü Üniversitesi, 2025) Göksel, Ahmet Nuri; Kaya, Emin
Giriş: Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliğinde malign hematopoietik öncü hücrelerin klonal genişlemesinden kaynaklanan heterojen bir grup agresif kan hücresi kanserini içerir. Lösemik hücreler normal kan hücrelerinin üretimine müdahale ederek zayıflığa, enfeksiyona, kanamaya ve diğer semptomlara ve komplikasyonlara neden olur. AML yetişkinlerde en sık görülen akut lösemidir. Bu yaş grubundaki vakaların yaklaşık yüzde 80'ini oluşturur. İnsidans yaşla birlikte artar ve tanı anında ortalama yaş 68'dir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 1'ini oluşturur. Normal yaşlanmayla ilişkili değişiklikler yaşlı yetişkinler için beslenme riskini artırır. Yaşlanma, azalan organ sistemi rezervleri ve zayıflamış homeostatik kontrollerle karakterize edilir. Yaşlı yetişkinlerde akut hastaneye yatış çalışmalarından elde edilen veriler, yüzde 71'e varan oranda beslenme riski altında olduğunu veya yetersiz beslendiğini göstermektedir. Malnütrisyon artan mortalite riski ile ilişkilidir. Bu çalışmadaki amacımız malnütrisyonun bir göstergesi olan geriatrik beslenme risk indeksinin (GNRI) 65 yaş ve üzeri AML tanılı hastalarda prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010 ile Aralık 2023 tarihleri arasında 65 yaş ve üzeri akut miyeloid lösemi (AML) tanısı alan ve tedavi edilen 139 hasta dahil edildi. Taranan hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, boy, kilogram, vücut kitle indeksi, total protein, albümin, laktat dehidrogenaz, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, kan üre azotu, kreatinin, alkalen fosfataz, gamma-glutamil transferaz, total bilirubin, direkt bilirubin, lökosit, hemoglobin, hematokrit, nötrofil, monosit, lenfosit, trombosit, total sağkalım süresi, progresyonsuz sağkalım süresi, enfeksiyonun olup olmadığı, aldığı kemoterapi ve komorbid hastalıkları incelendi. Bulgular: Bu çalışmada yaş ortalaması 75,92 olan 139 AML hastası incelenmiştir. Hastaların %39,6'sı kadın, %60,4'ü erkektir. Ortalama boy 163,54 cm, kilo 70,08 kg ve VKİ 26,23 kg/m² olarak belirlenmiştir. Geriatrik Beslenme Risk İndeksi (GNRİ) ortalaması 91,30'dur. Hastaların %27,3'ünde beslenme riski yokken %13,7'sinde yüksek beslenme riski vardır. Hastaların %97,8'inde enfeksiyon ve %77,7'sinde komorbiditeler tespit edilmiştir. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (%63), koroner arter hastalığı (%39,8) ve benign prostat hiperplazisi (%22,2) olmuştur. Hastalara çeşitli tedavi yöntemleri uygulanmış ve %87,8'i yaşamını yitirmiştir. GNRİ ile kilogram, VKİ, protein, albümin ve hematokrit arasında pozitif korelasyon; yaş, LDH, AST, bilirübin ve WBC ile negatif korelasyon bulunmuştur. KOAH hastalarında GNRİ değerleri anlamlı şekilde daha düşük çıkmıştır. Yoğun tedavi gören hastaların GNRİ değeri, düşük doz tedavi görenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Ölen hastaların GNRİ değerleri hayatta kalanlara göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur. ROC analizine göre GNRİ cut-off değeri 89 olup, mortaliteyi predikte etmede %49,2 sensitivite ve %88,2 spesifite göstermiştir. Tartışma: Bulgular, GNRI'nin düşük olmasının kötü prognozla, yüksek mortalite oranları ve organ disfonksiyonu ile ilişkili olduğunu göstermektedir. GNRI, kilogram, VKİ, albümin ve hematokrit ile pozitif, LDH, AST, bilirübin ve WBC gibi parametrelerle negatif korelasyon göstermiştir. Özellikle albümin ve total protein düzeyleri, GNRI ile güçlü bir ilişki göstermiş ve GNRI'nin beslenme durumu hakkında güvenilir bilgi sağladığı belirtilmiştir. Ayrıca, AML hastalarının %97,8'inde enfeksiyon görülmüş, ancak GNRI ile enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. GNRI'nin mortaliteyi öngörmede güçlü bir belirteç olduğu ve KOAH gibi komorbiditelerin GNRI'yi olumsuz etkileyerek prognozu kötüleştirdiği vurgulanmıştır. Yoğun tedavi gören hastalarda GNRI'nin daha yüksek olduğu ve bu durumun beslenme durumu ile tedaviye yanıt arasında bir ilişki olabileceğini gösterdiği belirtilmiştir. Anahtar kelimeler: Yaşlı AML, AML, Geriatrik beslenme risk indeksi
Öğe
Dirençli sistemik hipertansiyonu bulunan hastalarda kas/yağ oranı değerlendirilmesi
(İnönü Üniversitesi, 2025) Kuloğlu, Hüseyin Emre; Taşolar, Mehmet Hakan
Giriş: Bu çalışma vücut kompozisyonu parametrelerinin (kas/yağ oranı, bazal metabolizma hızı (BMH), vücut kitle indeksi (VKİ) gibi) kan basıncı regülasyonu üzerindeki etkilerini dirençli hipertansiyon (HT) hastalarında incelemeyi amaçlamaktadır. Dirençli HT, çoklu antihipertansif tedaviye rağmen kontrol altına alınamayan kan basıncı ile tanımlanır ve kardiyovasküler komplikasyonlar için önemli bir risk oluşturur. Yöntem: Çalışmaya, en az üç antihipertansif ilaca rağmen sistolik kan basıncı (SKB) ?140 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı (DKB) ?90 mmHg olan 92 dirençli HT hastası dahil edilmiştir. Hastaların antropometrik ölçümleri (VKİ, kas/yağ oranı, BMH), kan basınçları, laboratuvar parametreleri ve ekokardiyografik bulguları başlangıçta ve iki ay sonra değerlendirilmiştir. Regresyon analizleri, SKB, DKB ve ortalama kan basıncı (OKB) değişimlerinin bağımsız prediktörlerini belirlemek için kullanılmıştır. Bulgular: İki aylık takip sonunda SKB, DKB ve OKB'de anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,001). Buna paralel olarak, VKİ ve yağ kütlesinde anlamlı bir azalma, BMH ve kas/yağ oranında ise artış tespit edilmiştir (p<0,05). Regresyon analizinde, SKB'deki değişimin bağımsız belirleyicileri VKİ'deki azalma, BMH'deki artış ve kas/yağ oranındaki iyileşme olarak saptanmıştır (p=0.012, p=0.005 ve p<0.001, sırasıyla). DKB'deki değişim üzerinde BMH artışı, E/E' oranındaki azalma ve kas/yağ oranındaki artış anlamlı etkiler göstermiştir (p=0.047, p=0.036 ve p<0.001, sırasıyla). OKB'deki değişim ise VKİ'deki azalma ve BMH ile kas/yağ oranındaki artış ile güçlü bir korelasyon göstermiştir (p=0.023, p=0.043 ve p<0.001, sırasıyla). Sonuç: Bu çalışma, vücut kompozisyonundaki iyileşmelerin, özellikle kas/yağ oranındaki artış ve bazal metabolizma hızındaki yükselmenin, dirençli HT hastalarında kan basıncı kontrolünde kritik bir rol oynadığını göstermektedir. VKİ ve yağ kütlesindeki azalmalar, kan basıncı regülasyonuna önemli katkılar sağlamaktadır. Kas/yağ oranını sağlıklı seviyelere çıkarmayı hedefleyen yaşam tarzı değişikliklerinin, dirençli HT yönetiminde ve genel kardiyovasküler sağlığın iyileştirilmesinde etkili bir strateji olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu bulguların daha büyük popülasyonlarda ve uzun dönemli çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Dirençli Hipertansiyon, Vücut Kompozisyonu, Kas/Yağ Oranı, Bazal Metabolizma Hızı, Kan Basıncı Regülasyonu, Yaşam Tarzı Değişiklikleri
Öğe
Primer biliyer kolanjite bağlı karaciğer nakli yapılan hastaların uzun dönem sonuçları
(İnönü Üniversitesi, 2024) Uçak, Mücahid; Harputluoğlu, Muhsin Murat Muhip
Giriş: Primer biliyer kolanjit (PBK), kronik kolestaz, dolaşımdaki anti-mitokondriyal antikorlar (AMA),süpüratif olmayan kolanjit ve interlobüler safra kanalı hasarının karaciğer biyopsisi bulguları ile karakterize olan bir hastalıktır. PBK hastalarında karaciğer nakli, ilerlemiş hastalık için kesin tedavidir ve nakil sonrası 10 yıllık hayatta kalma oranı yaklaşık %70'tir. Çalışmamızdaki amaçlarımız karaciğer nakli yapılan hastaların nakil sonrası uzun dönem sonuçlarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsünde Ocak 2004 ile Aralık 2023 tarihleri arasında PBK nedeniyle karaciğer nakli yapılan yetişkin hastalar dahil edildi. Klinik veriler hastaların retrospektif olarak yaş, cinsiyet, transplantasyon türü, transplantasyon öncesi ve sonrası AMA düzeyi, hiperlipidemi, osteoporoz varlığı, nakil endikasyonu, donörün yaşı, cinsiyeti, kan grubu, alıcı ile verici arasında akrabalık ilişkisi, nakil öncesi ve sonrası hepatosellüler karsinom olup olmadığı, nakil sonrası kullanılan immünsüpresif tedavi, nakil sonrası ursodeoksikolik asit (UDCA) veya steroid kullanım durumu, nakil sonrası hastanın survi oranları, nakil sonrası vefat eden hastalarda ölüm sebebi, nakil sonrası portal ven trombozu, hepatik ven trombozu, hepatik arter trombozu olup olmadığı varsa süresi, nakil sonrası rekürrens ve rejeksiyon gelişimi, nakil sonrası kaşıntı durumu, alp düzeyi, nakil sonrası kolanjiosellüler kanser olup olmadığı, ikinci ve üçüncü nakil olup olmadığı, nakil sonrası biliyer komplikasyon olduysa türü, nakil sonrası rekürrens ve rejeksiyon sıklıklarının incelenmesi planlandı. Bulgular: Çalışmaya 6'sı (%20,7) erkek ve 23'ü (%79,3) kadın olmak üzere toplam 29 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 58,7±10,5 yıldı. 12 aylık, 36 aylık, 60 aylık ve 120 aylık sağkalım oranı sırasıyla %91,7, %75, %68,8, %57,3 şeklindedir. Nakillerin 2'si (%6,9) kadavra ve 27'si (%93,1) canlı donörden alınmıştı. Hastalarda rekürrens oranı %17,2 rejeksiyon oranı %17,2, biliyer komplikasyon oranı %17.2 olarak saptandı. 5 hastada portal ven trombozu ve 2 hastada hepatik arter trombozu olmak üzere toplam 7 hastada (%24.1) vasküler komplikasyon saptandı. Nakil sonrası ölüm oranını etkileyen faktörler analiz edildiğinde sadece immunsupresif dışı kortikosteroid ve UDCA tedavi kullanımının anlamlı etki ettiği saptandı. Tartışma: Sonuçlarımız başka tedavi seçeneği kalmamış son dönem PBK hastalarında karaciğer transplantasyonunun oldukça yüz güldürücü bir tedavi olduğunu ve nakil sonrası immunsupresif dışı kortikosteroid ve UDCA tedavisinin bu hasta grubunda son derece hayati ve önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Primer biliyer kolanjit, Karaciğer transplantasyonu