İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi Koleksiyonu (Annals of Health Scie. Res.)

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 135
  • Öğe
    NAZOPALATİN KANAL KİSTLERİ - 3 OLGU SUNUMU VE LİTERATÜR DERLEMESİ
    (2020) BOĞAÇ, Pembe; ONAY KARAKAŞ, Ferah; TOPRAK, Mehmet Emin; YENEL, Selda
    Nazopalatin kanal kisti ya da diğer adıyla insiziv kanal kisti, nazopalatin kanalın embriyolojik kalıntılarından meydana gelir. Gelişimsel, epitelyal ve non-odontojenik bir kisttir. Palatinal ön bölgede orta hatta lokalize olup genellikle rutin radyografik muayene sırasında tespit edilir. Bu yazıda kliniğimizde opere edilen üç adet nazopalatin kanal kisti olgusu bildirilmiş ve bu kist tipinin tanı, tedavi ve özellikleriyle ilgili literatür derlemesine yer verilmiştir.
  • Öğe
    YENİDOĞANLARDA İLAÇ UYGULAMA HATALARINDA HEMŞİRENİN SORUMLULUĞU
    (2020) TAŞ ARSLAN, Fatma; AKKOYUN, Sevinç
    Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri oldukça karmaşık ve yoğun birimlerdir. Çoğunlukla bu ünitelerde prematüre bebekler gibi yüksek riskli bebekler yatmakta olup, yatış süreleri de oldukça uzundur. Yatış süresi içinde birçok tıbbi tedaviye maruz kalmaktadırlar. Yenidoğanlarda çeşitli ilaçların kullanılması, ilaç hazırlama ve uygulama şekillerinin farklı olması, yenidoğan ünitelerinin oldukça yoğun olması gibi sebepler yenidoğan hemşirelerinin ilaç uygulama hatası yapmasına sebep olmaktadır. İlaç uygulama hatası, sağlık profesyoneli veya hastanın uygunsuz ilaç kullanımına veya hastanın zarar görmesine neden olabilecek herhangi bir önlenebilir olaydır. Yenidoğan hastalarda en fazla bildirilen ilaç uygulama hatası tipi yanlış doz uygulanmasıdır. Profesyonel hemşirelik rolleri doğrultusunda hekim tarafından istem edilen ilaç sorgulanmalı ve gerekli ise tekrar teyit edilmelidir. Hemşirelerin ilaç uygulama hatası ile ilgili yasa, yönetmelik ve sorumluluklarını bilmeleri gereklidir.
  • Öğe
    DELİRYUMDAKİ PEDİATRİK YOĞUN BAKIM HASTALARINA HEMŞİRELİK YAKLAŞIMI
    (2020) SARMAN, Abdullah; SARMAN, Emine
    Deliryum; bilinç değişikliğine dikkat, algı, düşünce, bellek, devinim, duygu-durum ve uyku-uyanıklık döngüsü bozukluklarının eşlik ettiği, özgül olmayan organik beyin sendromu olarak tanımlanır. Pediatrik deliryum, yaygın olarak görülen, çeşitli nörolojik ve bilişsel problemlere neden olan durumdur. Pediatrik deliryum, pediatrik yoğun bakım ünitelerinde (PYBÜ) %25 prevalans oranına sahiptir. Kritik bakıma gereksinim duyan deliryumdaki hastalar daha uzun hastanede kalma, uzun süreli mekanik ventilasyon ve hastane sonrası dönemde travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini daha sık yaşayabilmektedirler. Deliryum için rutin yapılan taramalar erken dönemde tanınmasını sağlar. Pediatrik deliryum taramaları çoğu zaman PYBÜ'de düzenli bir şekilde yapılmamaktadır. Deliryum taramalarının uygulanmasının önünde bazı engeller bulunmaktadır. Bunlardan biri kritik bakımı sağlayan hemşireler arasındaki bilgi eksikliğidir. Hemşireler, pediatrik yoğun bakım ünitelerinde geçerli ve güvenilir bir araç kullanarak deliryum risklerinin tanımlanması ve belirlenmesi, ve bakım sağlanmasında kilit role sahiptir. Pediatrik yoğun bakım hemşirelerinin deliryum bilgisini arttırması, deliryuma karşı uygun bir tutum geliştirmesi, kritik hastalığı olan çocuklar için deliryumun olumsuz sonuçlarını hafifletmenin ilk adımıdır. Çok yönlü eğitim, pediatrik yoğun bakım hemşireleri için deliryum bilgisini, özgüveni ve deliryuma karşı olumlu tutumu arttırmaktadır. Çalışanların deliryumu tanıması için sürekli izlem yapması gereklidir. Deliryum taramasının sürdürülebilirliği ve uygulama değişikliklerinin dâhil edilmesi, deliryum sonuçlarının sürekli olarak ölçülmesini ve multidisipliner ekip iletişimini gerektirir. Bu konunun önemini daha iyi anlamak için pediatrik yoğun bakım ünitelerinde boylamsal çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    İLKOKUL ÇAĞI ÇOCUKLARINDA EFÜZYONLU OTİTİS MEDİA PREVALANSININ DEĞERLENDİRİLMESİ
    (2020) ŞAHİN, Tuğba; ÜNSAL, Selim; KURTARAN, Hanifi
    Bu çalışmanın amacı, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan bir şehirdeki devlet okullarına devam eden ilköğretim çağındaki çocuklarda Efüzyonlu Otitis Media (EOM) prevalansını tespit etmektir. Çalışmaya 7-10 yaş arasındaki 204’ü kız (%48.6) ve 216’sı erkek (%51.4) olmak üzere toplam 420 çocuk dâhil edildi. Tüm katılımcılara otoskopik muayeneden sonra timpanometrik inceleme, ipsilateral akustik refleks ve Distortion Product Otoakustik Emisyon (DPOAE) testleri yapıldı. EOM prevalansı timpanometrik inceleme, ipsilateral akustik refleks ve DPOAE sonuçlarına göre %9.2 olarak bulundu. Çalışmaya katılan 41 çocukta Tip B timpanogram, 38 çocukta ise Tip C timpanogram elde edildi. Yaşla birlikte EOM prevalansında azalma gözlenmektedir. Elde edilen bulgulara göre EOM prevalansı literatür ile uyumlu bulundu. EOM prevalansının yüksek olması, yanında bir dizi problemi de yanında getirmektedir. Bundan dolayı ailelerin ve öğretmenlerin bu konuda dikkatli olması ve erken müdahale ile EOM’nin neden olabileceği problemlerin en aza indirgenmesi gerekmektedir.
  • Öğe
    HEMŞİRELERDE OTONOMİ DÜZEYİNİN MESLEKİ BENLİK SAYGISINA ETKİSİ
    (2020) CERİT, Birgül; ÇITAK BİLGİN, Nevin; ÇITAK-TUNÇ, Gülseren
    Bu çalışmanın amacı, hemşirelerde otonomi düzeyinin mesleki benlik saygısına etkisinin incelenmesidir. Araştırma ilişkisel tarama modeli kullanılarak tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Araştırma verileri bir il merkezinde yer alan dört kamu hastanesinde görev yapan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 265 hemşireden elde edilmiştir. Verilerin toplanmasında, “Kişisel Bilgi Formu”, “Dempster Uygulama Davranışı Ölçeği (DUDÖ)” ve “Mesleki Benlik Saygısı Ölçeği (MBSÖ)” kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi tanımlayıcı istatistikler, pearson korelasyon analizi ve regresyon analizi kullanılarak yapılmıştır. Çalışmada hemşirelerin otonomisine ilişkin toplam puan ortalaması 45.91±8.234 ve mesleki benlik saygısı toplam puan ortalaması 97.00±20.097 olarak hesaplanmıştır. Hemşirelerde otonomiye ilişkin bağımsız davranış (t= 2.718, p= .007) alt boyutunun mesleki benlik saygısını anlamlı şekilde yordadığı, profesyonel davranış (t= 1.292, p= .198) ve karar verme (t= -.045, p= .964) alt boyutlarının ise yordamadığı belirlenmiştir. Araştırma sonucunda, hemşirelerin otonomisi ve mesleki benlik saygısı orta düzeyde belirlenmiştir. Hemşirelerde bağımsız davranışın mesleki benlik saygısını anlamlı şekilde yordadığı ortaya çıkmıştır. Bu sonuca göre, hemşirelerin mesleki benlik saygısını artırmak için mesleki otonomilerinin desteklenmesi ve uygulamalarında yeterli özerkliğin tanınması önemlidir.
  • Öğe
    BİR KAMU HASTANESİNDE ÇALIŞAN HEMŞİRELERİN DUYGUSAL BULAŞMA DÜZEYLERİNİN BELİRLENMESİ
    (2020) DEMİRKAYA, Fatma; SÖNMEZ, Betül
    Bu çalışmada amaç bir kamu hastanesinde çalışan hemşirelerin duygusal bulaşma düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirlemektir. Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tasarımda gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini İstanbul’da yer alan bir kamu hastanesinde çalışan hemşireler (N=750), örneklemini ise gelişigüzel örnekleme yöntemi ile belirlenen 508 hemşire oluşturdu (n=508). Veriler, Tanıtıcı Bilgi Formu ve Duygusal Bulaşma Ölçeği ile Temmuz-Ağustos 2019 tarihleri arasında toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, t testi Mann Whitney U testi ve tek yönlü varyans analizi kullanıldı. Hemşirelerin duygusal bulaşma düzeylerinin orta düzeyde (2,91±0,335) olduğu belirlendi. Ölçek maddeleri arasında en düşük ortalama, “Haberlerde sinirli yüzler gördüğümde, dişlerimi sıkarım ve bedenim kasılır.” (2,02±0,879) maddesine ait iken, en yüksek ortalamanın “Çevremde mutlu insanların bulunması, olumlu düşünmemi sağlar.” (3,38±0,801) maddesine ait olduğu belirlendi. Hemşirelerin duygusal bulaşma düzeylerinin demografik özelliklerinden medeni durum ve eğitim düzeyine göre (p<0,05), ve mesleki özelliklerinden ise meslekte çalışma süresi ve görevine göre (p<0,01) istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gösterdiği bulundu. Duygusal bulaşma hemşirelerin özel hayatı ve çalışma hayatını etkileyebileceğinden, çalışma sonuçlarının hemşirelerin duygusal bulaşmaya maruz kaldıklarına ilişkin farkındalıklarının arttırılması ve duygusal bulaşmaya karşı gerekli düzenlemelerin yapılması için yöneticilere ve karar alıcılara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
  • Öğe
    COVID-19 HAKKINDA ECZACILARIN VE ECZACILIK ÖĞRENCİLERİNİN BİLGİ VE TUTUMLARI
    (2020) KARA, Emre; DEMİRKAN, Kutay; ÜNAL, Serhat
    Mevcut COVID-19 pandemisi sırasında eczacılar, topluma doğru bilgilerin aktarılmasında önemli rol üstlenmektedir. Bu çalışmada, eczacıların ve eczacılık fakültesi öğrencilerinin COVID-19 konusunda bilgi ve tutumlarının ve eczacılara verilen hizmet içi eğitimin katkısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma için hazırlanan çoktan seçmeli ve açık uçlu 22 sorudan oluşan anket, 9 Mart 2020 tarihinde düzenlenen ‘COVID-19’da Eczacıların Rolü’ konulu 1 saatlik eğitime katılan eczacılara ve eczacılık fakültesi öğrencilerine, eğitimin öncesinde ve sonrasında uygulanmıştır. Bu çalışmaya 45 eczacı, 45 eczacılık fakültesi öğrencisi olmak üzere 90 katılımcı dâhil edilmiştir. Katılımcılar bilgi kaynağı olarak en sık klasik medya, sosyal medya ve interneti kullandıklarını belirtmişlerdir. Komorbiditesi olan kişilerin COVID-19’dan daha fazla etkilendiğini düşünen eczacıların sayısı öğrencilerden daha fazladır (%97,8 ve %58,0, p=0,019). COVID-19’un çocukları daha fazla etkilediğini düşünen (%15,6 ve %40,0, p=0,019) ve korunmak için N95 maske kullanılması gerektiğini düşünen (%31,1 ve %62,2, p=0,006) öğrenciler eczacılardan daha fazladır. Koruyucu önlemlerin uygulanması gerektiğine yönelik düşünceler birçok maddede (hasta insanlardan uzak durmak, cerrahi maske kullanmak, N95 maske kullanmak, eldiven kullanmak, koruyucu gözlük kullanmak, koruyucu kıyafetler giymek) eğitim sonrası artış göstermiştir. Hastalıktan koruyucu önlemlerin uygulanmasına yönelik eğilim, eğitim sonrası artış göstermektedir. Bu durum sağlık çalışanlarının koruyucu yöntemlere adaptasyonunun sağlanması için eğitimin önemli olduğunu göstermektedir.
  • Öğe
    HEMŞİRELERİN İŞ YAŞAMINDA AYRIMCILIĞA İLİŞKİN ALGILARININ BELİRLENMESİ
    (2020) ÜNSAL JAFAROV, Gülşah; YILDIRIM, Aytolan
    Bu araştırmanın amacı, hemşirelerin çalışma ortamında ve hasta bakım uygulamalarında ayrımcılığa ilişkin algılarını belirlemektir. Tanımlayıcı tipte planlanan araştırmanın verileri İstanbul ili Avrupa bölgesinde yer alan bir özel ve bir kamu üniversite hastanesinde çalışan, ve kolayda örnekleme yöntemiyle seçilen 291 hemşireden elde edilmiştir. Veriler, araştırmacı tarafından oluşturulan 5’li likert tipte 39 ifadenin yer aldığı anket formu ile toplanmıştır. Kesme noktası 2,00 puan olarak alınmış ve kararsızlık noktasını temsil etmiştir. Bu puanın üzerinde olan ifadelerin yüksek düzeyde ayrımcılık olarak algılandığı, altındaki ifadelerin ise düşük düzeyde ayrımcılık olarak algılandığı yorumu yapılmıştır. Hasta bakımında ayrımcılık olarak algılanan en yüksek puan ortalamasına sahip ifadelerde ilk üç sırada, “Hemşirelerin; refakatçisi olmayan hastaların, hemşirelerin iş yükünü arttırdığını düşünmesi (ort=2,49), VIP olan hastalara daha fazla ilgi gösterilmesi (ort=2,42), yatağa bağımlı olan hastaların bakımını iş yükü artışı olarak görmesi (ort=2,36)” olduğu bulunmuştur. Çalışma ortamında ayrımcılık olarak algılanan en yüksek puan ortalamasına sahip ifadelerde ilk üç sırada, “Doktorların hemşirelere göre, çalışan personel üzerinde iş yaptırım gücünün daha fazla olması (ort=2,64), Yöneticilerin çalışanların performansını değerlendirirken objektif davranmaması (ort=2,50) ve Sigara kullanan hemşirelerin, mesai saatleri içerisinde daha fazla dinlenme süresi kullanması (ort=2,45)” olduğu bulunmuştur. Ayrıca ayırımcılık algısı ortalama değerlerinin hemşirelerin bazı demografik özelliklerine göre farklılık gösterdiği saptanmıştır.
  • Öğe
    TÜRKİYE’DE MESLEK YÜKSEKOKULU FİZYOTERAPİ ÖNLİSANS PROGRAMLARININ İNCELENMESİ VE MÜFREDAT ANALİZİ
    (2020) ARSLAN, Mesut; PEHLİVAN, Esra
    Bu çalışmanın amacı Türkiye’deki Fizyoterapi önlisans programlarının incelenmesi ve müfredat analizinin yapılmasıdır. ‘TC Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)’ ve ‘Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’ web sayfaları taranarak ülkemizde kurulmuş olan devlet ve vakıf üniversitelerindeki fizyoterapi önlisans programları irdelenmiştir. Fizyoterapi programlarına öğrenci aldıkları tarih, 2013 ve 2018 kontenjan sayıları, öğretim elemanı sayıları, ders müfredatları incelenmiş ve veriler yüzde ve oranlar şeklinde dökümante edilmiştir. Yaptığımız veri taramasında, Fizyoterapi ön lisans programlarının 38’ inin ( %42,6) 2013 yılı ve öncesinde, 58’inin (57,4%) 2013 sonrasında açıldığı görülmektedir. Bu okullardaki kontenjan sayıları 2013 yılında 1605, 2018 yılında 5827’dir. 2018 yılı öğretim elemanı sayısı 26 (25,7%) okulda 2 ve altındayken, Fizyoterapist öğretim elemanı sayısı 51 (50,5%) okulda 2 ve altındadır. Ders müfredatları incelendiğinde ise ölçme değerlendirme derslerinin %64,4 okulda ve rehabilitasyon derslerinin %79,2 okulda olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre Türkiye’de Fizyoterapi teknikerliği ön lisans programlarında yetersiz öğretim elemanı sayıları ve program müfredatlarında da standardizasyon eksikliği bulunmaktadır. Programın meslek tanımına uygun olarak düzenlenmesi ve öğretim elemanı sayılarının arttırılması gerektiğini düşünüyoruz
  • Öğe
    ERZURUM BÖLGESİNDE 0-18 YAŞ ARASI ÇOCUKLARDA SİTOMEGALOVİRÜS SEROPREVALANSININ ARAŞTIRILMASI
    (2020) YILMAZ, Ahmet; GÜLER, Muhammet
    Bu çalışmadaki amacımız 0-18 yaş arası çocuklarda Sitomegalovirüs’e karşı oluşmuş IgM ve IgG tipi antikorların varlığını retrospektif olarak incelemek ve seroprevalans oranlarını belirlemektir. Bu çalışmada 2018-2019 yıllarında Erzurum merkezde aile hekimlerince farklı nedenlerle muayene edilen ve CMV IgM-IgG serolojisi araştırılan kişilere ait sonuçların retrospektif olarak değerlendirilmesi yapıldı. Hastalardan alınan kan serumları Halk Sağlığı Seroloji Laboratuvarında ELISA yöntemi kullanılarak Architect İ2000 cihazında firmanın çalışma prosedürüne uygun olarak çalışıldı. Kit üretici firmanın tavsiyeleri doğrultusunda test sonuçları, CMV IgM için; <0.85 index negatif, 0.85-0.99 index aradeğer, >0.99 index pozitif, CMV IgG için; <5.99 AU/ml negatif, >5.99 AU/ml pozitif olarak kabul edildi. Araştırma grubunda anti-CMV IgG seropozitifliği %95,7 (491/513), anti-CMV IgM seropozitifliği %2.4 (13/546) bulundu. CMV IgG ve IgM pozitifliği sırasıyla, kız çocuklarında %96.7 ve %2.4, erkek çocuklarda % 92.6 ve %2.4 idi. Kız çocukları arasında anti-CMV IgG pozitiflik oranları daha yüksek idi. Çalışmamızda 0-3, 4-6, 7-9, 10-12, 13-15 ve 16-18 yaş gruplarında anti-CMV IgG seropozitifliği sırasıyla %94.7; %69.6; %100; %97.5; %88.2 ve %99.3 idi. Anti-CMV IgM seropozitifliği ise aynı yaş gruplarında %10.5; 0; 0; %2.4; %4.4 ve %1.7 idi. Çalışma grubumuzdaki çocuklarda CMV seropozitiflik oranları yüksekti. Bu durum bölgemizdeki çocukların erken yaşlarda (konjenital veya edinsel) CMV etkenine maruz kaldığını göstermektedir.
  • Öğe
    THE EXAMINATION OF THE RELATIONSHIP BETWEEN BRAIN DAMAGE AND DENTAL RESTORATIVE FILLING MATERIALS: AN IN-VIVO STUDY
    (2020) AKSAK KARAMEŞE, Selina; CAN, İsmail; DUZYOL, Mustafa; SEVEN, Nilgün; ALBAYRAK, Mevlüt; ATALAY, Fadime; DÜZYOL, Esra; GÜNDOĞDU, Cemal
    The aim of this study is to investigate the possible effects of restorative materials such as resin composite, amalgam and glass ionomer on brain tissue. Thirty-two Wistar albino rats were taken and restorative materials were put in the neck region at the back. After 8 weeks, the brain tissues were removed and analyzed using nuclear factor kappa B (NF-κB)/p65 and hematoxylin & eosin staining methods. Further, the levels of superoxide dismutase, catalase, lipid peroxidase, and glutathione were determined in the brain tissues. More intense staining of immunopositive cells was observed in the restorative material groups than the control group, also neuronal degeneration was detected in these groups. Results of the tests indicated increased oxidative stress in all the restorative material groups compared with the control group. All three dental restorative materials exhibited cytotoxic effects on the brain tissue. Additionally, oxidative stress may have occurred in the brain tissue. The heavy metal compounds in the restorative materials caused neuronal degeneration and may also have caused oxidative stress in the brain tissue, indicating the cytotoxic effects of dental restorative materials.
  • Öğe
    PRİMİPAR VE MULTİPAR GEBELERİN GEBELİK STRESLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
    (2020) GENÇ KOYUCU, Refika; ÜLKAR, Dilek; ERDEM, Buket
    Bu çalışma, primipar ve multipar gebelerin, gebelikle ilişkili stres düzeylerinin sosyodemografik özellikler açısından karşılaştırması amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikteki çalışma, Mayıs-Temmuz 2019 tarihleri arasında Adana'da özel bir hastanede gerçekleştirilmiştir. Yazılı veya sözlü iletişim engeli olmayan 18-45 yaş arası toplam 140 gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler "Gebelik Stres Değerlendirme Ölçeği-36" kullanılarak toplanmıştır. Gebeliğe özgü stres düzeyleri ve sosyodemografik bulgular arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Independent Sample-t test, ANOVA test, Mann-Whitney U test, Kruskal-Wallis H testleri ve Bonferroni düzeltmesi uygulanmıştır. Primiparlarda ortalama “Gebelik Stres Değerlendirme Ölçeği-36” multiparlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.001). Ölçeğin tüm alt boyutlarının ortalamaları da primiparlarda multiparlardan daha yüksekti (sırasıyla p=0,005, p=0,001, p <0,001, p <0,001, p=0,001). Primiparlarda eş mesleği (p=0.044), multiparlarda yaş faktörlerinin (p= 0.033) perinatal stres skorları ile ilişkili olduğu görüldü. Primiparlarda gebeliğe bağlı stres seviyeleri multiparlardan daha yüksektir. Bazı sosyodemografik özelliklerin gebelik stresi düzeyleri üzerinde etkisi olabilir. Olumsuz fetomaternal sonuçları önlemek için başta ebeler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının hamilelikle ilgili stresi her zaman dikkate alması ve takip etmesi önemlidir.
  • Öğe
    IMPACT OF PATIENT SAFETY CULTURE ON MEDICAL ERROR ATTITUDES: AN APPLICATION IN NURSES
    (2020) ŞANTAŞ, Gülcan; ÖZER, Özlem; ŞANTAŞ, Fatih; GÜLEÇ, Mehmet Bircan
    This study aims to examine the effects of patient safety culture perceptions on their attitudes of medical errors among nurses. The universe of the study is nurses working in a public hospital in Antalya (n = 350). The convenience sampling method was used in the study and the questionnaire was collected from 205 nurses. The data were obtained between October 2-November 3, 2018. The study results demonstrates that the dimensions of patient safety culture explained 28.2% of the total variance in the perception of medical error, 26.4% of the total variance in medical error approach, and 21.8% of the total variance in causes of medical errors. Patient safety culture also explains 32% of the total variance in all subdimensions of medical error. The results of this study highlight the importance of enhancing patient safety culture to protect patients from medical errors in health institutions. This study also revealed important factors that need to be considered for successful implementation of patient safety culture. It is recommended to have a common understanding and increase awareness in reducing medical errors and improving patient safety culture.
  • Öğe
    DOĞUM ŞEKLİ: DOĞUM SONU KONFOR VE DOĞUMDAN MEMNUNİYET DÜZEYLERİNİ ETKİLER Mİ?
    (2020) KURT CAN, Emine; EJDER APAY, Serap
    Bu çalışmanın amacı doğum şekline göre doğum sonu konfor ve doğumdan memnuniyet düzeyleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Araştırma, Türkiye’nin doğusunda bir Kadın Doğum Hastanesinde Temmuz-Aralık 2016 arasında yürütülmüştür. Araştırmaya vajinal yolla doğum yapan (208) ve sezaryen operasyonu ile doğum yapan (209) kadın alınmıştır. Veriler “Tanıtıcı Bilgi Formu”, “Doğum Sonu Konfor Ölçeği (DSKÖ)”, “Normal Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği (NDAMDÖ)”, “Sezaryen Doğumda Anne Memnuniyetini Değerlendirme Ölçeği (SDAMDÖ)” kullanılarak toplanmıştır. Veriler SPSS22 programında değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, vajinal doğum yapan kadınların veya lohusaların DSKÖ toplam puan ortalaması 3.58±0.35, sezaryen ile doğum yapan kadınların DSKÖ toplam puan ortalaması 3.37±0.35 olarak saptanmıştır. Vajinal doğum yapanların sezaryen olanlara göre DSKÖ toplam puan ortalaması yüksek bulunup, aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Vajinal doğum yapan lohusaların NDAMDÖ toplam puan ortalaması 133.52±23.96, sezaryen olanların SDAMDÖ toplam puan ortalaması 130.73±23.64 bulunup, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p>0.05). Vajinal doğum yapan lohusaların doğum sonu konforu sezaryen olanlara göre yüksek bulundu. Memnuniyet düzeyi ise her iki grupta da düşük bulundu.
  • Öğe
    Down sendromlu çocuklarda dil gelişimi
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Cengiz, Deniz Uğur; Emre, Oğuz; Çalışkan, Zekeriya
    Dil, çocuğu içinde yaşadığı dünyaya entegre eden ve onun hayata tutunmasını sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Birey doğduğu andan itibaren ağlamayla başlayan iletişim kurma sürecinde seri ve anlamlı cümlelerin oluşması ile büyük bir aşama kaydeder. Ancak çocuklar açısından gelişimsel olarak en önemli unsurlardan biri olan dilin gelişimi özel gereksinimlerinden dolayı farklı gelişim gösteren çocuklarda kesintiye uğramakta ya da geride kalmaktadır. Gelişim süreci içerisinde çocuklar doğuştan ya da sonradan ortaya çıkan çeşitli nedenlerle dil gelişimi sürecinde problemler yaşarlar. Bu unsurlar arasında down sendromu çocukların çok boyutlu gelişimini etkileyen önemli faktörlerden biridir. Çalışmada down sendromlu çocukların dil gelişim süreci ile normal gelişim gösteren çocukların dil gelişim sürecindeki farklılıklar ve bu alanda yapılmış araştırmaların bulguları tartışılmıştır. Down sendromluların dil gelişiminde normal gelişim gösteren yaşıtlarına göre belirgin bir şekilde sorunlar yaşandığı belirtilmektedir. Down sendromlu çocukların gelişim sürecinde özellikle dil gelişimi alanında yaşadıkları sorunların tanımlanması önemlidir. Bu tanımlama erken çocukluk döneminde uzmanların ve ebeveynlerin çocuklarının iletişim becerilerini desteklemeleri ve down sendromlu çocuklarin erken müdehale programlarıyla dil gelişimini destekleyici bir eğitim almalarına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Down Sendromu, Dil Gelişimi, Dil ve Konuşma Sorunları
  • Öğe
    İşitme ve konuşma engelli kadınların yaşadığı güçlükler
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Yanıkkerem, Emre; Esmeray, Nicole
    Engelli prevelansı dünyada her geçen gün artmakta olup, ülkemizde de nüfusun %12.3’ü engelli gruptur. Engelli nüfus içerisinde bireylerin %0.37’si işitme, %0.38’i dil ve konuşma engellidir. Engelli kadınlar toplumda hem kadın olmaları hem de engelli olmaları nedeniyle çok daha dezavantajlıdırlar. Sağlık çalışanları işitme engelli kadınların yaşadığı sağlık sorunlarının çözümünde önemli bir yere sahiptirler. Bu derlemenin amacı işitme ve konuşma engelli kadınların yaşadıkları zorlukların literatür doğrultusunda incelenmesidir. Literatür incelendiğinde, işitme engelli kadınların yaşadığı sorunlar ve bunların çözümlerine yönelik bilimsel araştırmaların sınırlı olduğu görülmüştür. Bu derlemede engelli kadınların yaşadıkları zorluklar, eğitim ve istihdam alanında yaşanan sorunlar, iletişim sorunları, fiziksel sorunlar, cinsel yaşam ve aile planlaması ile ilgili sorunlar, bilgiye ulaşma ile ilgili sorunlar, önyargı ile ilgili sorunlar şeklindeki başlıklar altında sunulmuştur. Sağlık çalışanlarının işitme ve konuşma engelli kadınların sorunlarının farkında olmaları son derece önemli olup, işaret dilinin sağlık çalışanları tarafından bilinmesi özellikle bu grubun sorunlarını anlamada ve çözüm yolları üretmede önemli olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İşitme Engelli, Konuşma Engelli, Engelli Kadın.
  • Öğe
    Abortusa başvuran kadınların kaygı durumlarının incelenmesi
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Oltuluoğlu, Hatice; Budak, Funda; Küçükkelepçe, Didem; Günay, Ulviye
    Amaç: Bu araştırma abortusa başvuran kadınların kaygı durumlarını incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı tipte yapılan araştırma Malatya Devlet Hastanesi’nin septik servisinde Mart 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, 2016-2017 yılları arasında Malatya Devlet Hastanesine abortus için başvuran 1200 kadın oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi, yapılan güç analizi ile 0.05 güven aralığı, 0.95 evreni temsil etme yeteneği ile 250 kadın olarak belirlenmiştir. Servise abortus için gelen kadınlar basit rastgele örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. Araştırma 220 kadın ile tamamlanmıştır. Verilerin toplanmasında kişisel bilgi Formu ve Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik dağılım, aritmetik ortalama, bağımsız gruplarda t testi, varyans analizi, Kruskall-Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların % 35.5’i 30-35 yaş aralığında, %32.7’si ilkokul mezunu, %86.4’ünün 2 yıl ve daha fazla süredir evli oldukları, %58.2’sinin son gebelik aralıklarının en az 2 yıl olduğu ve kadınların %40.9’unun daha önce en az bir defa abortus oldukları belirlenmiştir. Araştırmadakilerin %61.4’ü abortus öncesi korku yaşadıklarını ifade etmiştir. Katılımcıların abortus öncesi durumluk kaygı ölçek toplam puan ortalamasının 50.76±9.42, sürekli kaygı ölçek toplam puan ortalamasının 46.64±7.38 olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların kaygı düzeylerinin yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Araştırmada abortus öncesi kadınların kaygı düzeylerinin yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Abortus öncesi kadınların kaygı düzeylerini azaltmak için kadınlara kaygıyı azaltıcı yöntemlerin öğretilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Abortus, Kadın, Kaygı.
  • Öğe
    Obstetrik ve genel laparoskopi yapılan kadınların postoperatif durumluluk anksiyete düzeylerini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Kazan, Gülnaz; Taşhan, Sermin Timur; Ünver, Hacer
    Araştırma; Obstetrik laparoskopi ve genel laparoskopi işlemi uygulanan hastaların post-operatif anksiyete düzeylerini ve bunu etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile karşılaştırmalı tanımlayıcı araştırma olarak planlanmıştır. Araştırma Turgut Özal Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi ve Genel Cerrahi Servisinde Kasım 2012 - Aralık 2012 tarihleri arasında laparoskopi işlemi olan 104 kadın üzerinde yapılmıştır. Verilerin elde edilmesinde; anket formu ile Spielberger Durumluluk Anksiyete Ölçeği (SDAÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde yüzdelik dağılımı, aritmetik ortalama, ki-kare ve Cronbach’s Alpha testleri kullanılmıştır. Araştırmada kadınların %78.8’ine planlı laparoskopi yapılmış, planlı yapılan laparoskopide anksiyete oranı %79.1 olduğu saptanmıştır. Araştırmada kadınların %17.4’ü ise daha önce laparoskopi operasyonunu geçirmiştir. Araştırmada daha önce laparoskopi yapılan kadınlarda daha az anksiyete gözlemlenmiştir. Araştırmada kadınların %92.3’ünün laparoskopi işlemi esnasında refakatçısının olduğu saptanmış, refakatçı sahibi, olan kadınların %95.5’inde anksiyete olduğu saptanmıştır. Anksiyete yaşayan kadınların hemşirelerden kendilerine nasıl davranılmasını istedikleri sorulduğunda %64.2’sinin bilgi verilmesini istediği saptanmıştır. Laparoskopi ameliyatından sonra kadınların %52.2'sinin anksiyete yaşadığı ve %39.5'inde ise anksiyetenin hala devam ettiği belirlendi. Çalışmaya katılan kadınlardan kadın doğum servisinde yatanların %52.2’sinde ağır anksiyete saptanırken, genel cerrahi servisinde ise %47.8’inde ağır anksiyete saptanmıştır. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Kadınlara yapılan laparoskopi cerrahi girişim olmasından dolayı bir anksiyete nedeni olmakla birlikte jinekolojik nedenlerle yapılan laparoskopilerde kadınların doğurganlığı ile ilişkili olması kadınlarda anksiyete artışına neden olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Laparoskopi, Anksiyete Düzeyi, Hemşirelik Bakımı.
  • Öğe
    Şizofreni hastalarının kraniyofasiyal morfometrisi craniofacial morphometry of schizophrenia patients
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Demir, Mehmet; Atay, Emre; Tümer, Mehmet Kemal; Çiçek, Mustafa; Gül, Ahmet; Altındağ, Abdurrahman; Dokur, Mehmet; Acer, Niyazi
    Bu çalışma ile psikiyatrik sorunu olmayan kontrol grubu ile şizofreni hastalarında kraniyofasiyal bölgede yapılan antropometrik ölçüm değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 35 şizofreni hastası ile 35 kontrol grubu değerlendirildi. Olguların yüzlerine Frankfurt horizontal planını gösteren ince bir metal tel yapıştırıldı. Sonra her olgunun aynı sabit mesafeden (1 m) dijital fotoğrafları (lateral ve frontal görüntüleri) çekildi. Dijital görüntülerde uzunluk ölçümünde Imagej programı, eğim ölçümünde ise Screen Protractor 4.0 programı kullanıldı. Ölçülen değerlerin ortalamalarının istatistiksel olarak karşılaştırılmasında Independent-Samples T testi kullanıldı. Çalışmamızda şizofreni hastalarında burun kökü derinliği (1.20±0.20 cm; p=0.004), kafatası uzunluğu (18.04±0.86 cm; p=0,040), biokuler genişlik (7.54±2.26 cm; p=0.000), sağ göz fissür eğimi (0.15±0.89o ;p=0.001) ve sol göz fissür eğimi (0.25±1.52o ; p=0.005) ölçümleri kontrol grubuna göre düşük bulunurken, üst dudak yüksekliği (2.30±0.30 cm; p=0.013), sol commissura palpebrarum lateralis ile heliks kökü arasındaki mesafe (7.77±0.66 cm; p=0,041), kafatası yüksekliği (10.49±1.39 cm; p=0.000), interkantal genişlik (4.35±2.60 cm; p=0.000), alın eğimi (16.63±4.83o ; p=0.001) ve yüzü sol maksiller derinliği (12.42±1.07 cm; p=0.004) sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın şizofreni hastalarının kraniyofasiyal bölgeye ait yüz yapısının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Kraniyofasiyal, Morfometri.
  • Öğe
    Ordu ili kökenli ilköğretim okulu öğrencilerinde pediculus capitis yaygınlığının belirlenmesi
    (İnönü Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2017) Karaman, Ülkü; Bozok, Şeyda Nur; Erturk, Emine; Kacmaz, Gamze; Uysal, Sare Ceren; Bingöl, Merve; Uslu, Merve; Yavuz, Yasemin
    Zorunlu ektoparazit olan Pediculus capitis tüm yaşam evresini insan vücudunda geçirir. Parazitin kaynağı insanlar olup dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de, özellikle okul çocuklarında daha sık olmak üzere, kış aylarında görülme oranı artmaktadır. Yine parazitin yayılmasında coğrafi, etnik, iklim ve hijyenik şartların da rolü bulunmaktadır. İnsanların toplu yaşadıkları hapishaneler, esir kampları, çocuk yuvaları, akıl hastaneleri ve taşıtlarda bulaşma gerçekleşebilir. İyi hareket eden, çoğunlukla boyun ve yastığa doğru ilerleyen baş bitinde bulaş, kişiden kişiye direkt temasla veya paylaşılan yastık, şapka, tarak, kapüşon, atkı ve fırça gibi gereçlerle olur. Ordu ili ilköğretim çocuklarında parazitin epidemiyoloji ile ilgili bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Çalışmada Ordu ili Kökenli köyü ilköğretim çocuklarında parazitin epidemiyolojisinin belirlenmesi, tedavisi ve koruma yollarının anlatılması amaçlanmıştır. Çalışmada 6-14 yaş arası 201 öğrenci incelenmiş ve %11.4 oranında parazite rastlanılmıştır. Parazit tespit edilen öğrencilerin 8’i erkek 15’i ise kadındır. Pozitiflik tespit edilen öğrencilerin tedavileri yapılmış ve gerekli korunma yöntemleri hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışmada P. capitis enfestasyonu çocuklarda yüksek oranda tespit edilmiştir. Ayrıca parazitin bulaşma ve korunma yolları ile ilgili eğitimlerin Ordu ilinde üniversite ve Sağlık İl Müdürlüğü iş birliği içinde planlanıp yürütülmesi gerektiği, önerisi sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Pediculus Humanus Capitis, İlkögretim Okulu Öğrencileri, Ordu.