Yazar "Özdemir, Ramazan" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 20 / 80
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe 256 kesitli çift tüplü bilgisayarlı tomografi cihazında prospektif EKG tetiklemeli ve retrospektif EKG kapılamalı teknikle çekilen koroner BT anjiografi ıncelemelerinde radyasyon dozu karşılaştırması(2016) Görmeli, Cemile Ayşe; Kahraman, Aysegul Sagir; Özdemir, Zeynep Maraş; Yağmur, Jülide; Özdemir, Ramazan; Açıkgöz, Nusret; Çolak, CemilGiriş: Koroner arter hastalığı, aterosklerotik plakların meydana getirdiği, önemli mortalite ve morbiditeye sahip sık görülen kardiyovasküler bir hastalıktır. Bilgisayarlı tomografi ile koroner anjiografi tetkiki giderek artan sıklıkta invaziv kateter anjiografi yerine kullanılmaya başlanmıştır. Biz de bu çalışmamız ile koroner arter hastalıklarının değerlendirilmesi için bilgisayarlı tomografi kullanılarak prospektif EKG tetiklemeli ve retrospektif EKG kapılamalıteknikle çekilen koroner anjiografi incelemelerinde efektif radyasyon dozlarını saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 256 kesitli çift tüplü bilgisayarlı tomografi cihazı ile koroner anjiografi çekilen 326 hasta değerlendirildi. Çalışmamızda, hastaların kalp hızına bağlı olarak 3 farklı çekim tekniği kullanarak teknikler arasındaki efektif radyasyon dozunu karşılaştırdık. Bulgular: Teknik I ile çekilen 195 hastanın kalp hızı ortalama 96,1 atım/dk, teknik II ile yapılan 103 incelemede kalp hızı ortalama 80,7 atım/dk, teknik III ile yapılan 28 görüntülemede ise kalp hızı ortalama 57,1 atım/dk olarak saptandı. Ayrıca, ortalama efektif radyasyon dozları; teknik I ile 1,15 mSv, teknik II ile 3,98 mSv ve teknik III ile 10 mSv olarak hesaplandı. Sonuç: Prospektif EKG tetiklemeli teknikle bilgisayarlı tomografi kullanılarak çekilen koroner anjiografi, retrospektif EKG kapılamalı teknikle karşılaştırıldığında düşük efektif radyasyon dozuna neden olmaktadır. Düşük radyasyon dozunda ve optimal görüntü kalitesinde incelemeler elde etmek için, çekim hastanın kalp hızına bağlı olarak en uygun teknik belirlenerek yapılmalıdır.Öğe Aile hekimlerinin inek sütü allerjisinin tanısı ve tedavisi ile adrenalin otoenjektörü kullanımı hakkındaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi(Astım Allerji İmmünoloji, 2014) Topal, Erdem; Çatal, Ferhat; Özdemir, Ramazan; Karadağ, Ahmet; Yıldırım, Nurdan; Ermiştekin, Halime; Sinanoğlu, M. Selçuk; Keçiören, Gökhan; Karakoç, T. HabibÖz: Giriş: Çocuklarda son yıllarda sıklığı giderek artan besin allerjileri içerisinde, en sık inek sütü protein allerjisi görülmektedir. Bu çalışmada, birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin, inek sütü protein allerjisi hastalığının tanısı ve tedavisi ile adrenalin otoenjektör kullanımı konularında bilgi düzeylerini ölçmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Malatya il merkezinde çalışan ve gönüllü olan 126 aile hekimi çalışmaya dahil edildi. Katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yapılarak inek sütü protein allerjisi konusunda önceden hazırlanan anket formları dolduruldu. Bulgular: Katılımcıların 89 (%70.6)’u erkek, ortanca yaşı 42 (26-62) yıl ve mesleki deneyim süresinin ortancası 16 (2-39) yıl idi. Katılımcılar, günde ortalama 37.4 (± 14.6) hasta muayene ediyorlardı ve bunların ortalama 8.5 (± 4.5)’inin yaşı 3’ün altındaydı. Aile hekimlerinin %25.4’ü inek sütü protein allerjisinin tanısı için deri prik testi, spesifik IgE bakılması veya besin provokasyon testi yapılması gerektiğini bilmiyordu. Katılımcıların %73’ü inek sütü protein allerjisi tanısı konulan hastaların ve emziren annelerin diyetinden süt ve süt ürünlerinin çıkarılması gerektiğini biliyor ancak sadece %13.5’i tedavide hipoallerjenik mama önerisinde bulunulması gerektiğini biliyordu. %64.3’ü ise inek sütü proteinine bağlı anafilaksi gelişen hastalarda adrenalin otoenjektörü reçete edilmesi gerektiğini biliyordu. Adrenalin otoenjektör kullanımı, uygulama yeri ve dozu hakkında bilgi düzeylerinin yeterliliği sırasıyla %34, %34.1 ve %30.2 idi. Aile hekimlerinin yaş ve mesleki deneyim sürelerinin, inek sütü protein allerjisi ve adrenalin otoenjektör kullanımı konusundaki bilgi düzeyleri üzerine etkisi yoktu. Sonuç: Birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin inek sütü allerjisinin tanısı ve tedavisi ile adrenalin otoenjektör kullanımı konularındaki bilgi düzeyleri yetersizdir. Bu nedenle aile hekimleri için, bu konulara yönelik eğitim programlarının yapılması yararlı olacaktır.Öğe Akut miyokard infarktüsünde L-karnitin tedavisinin ventriküler geç potansiyeller(1998) Özdemir, Ramazan; Güven, Aytekin; Sezgin, Alpay Turan; Tuncer, CemalÖz: Bu çalışmada akut miyokard infarktüslü olgularda L-kamitinin kullanımının, ventriküler geç potansiyeller üzerine olan etkisi araştırıldı. Çalışmaya akut miyokard infarktüsü tanısı ile kabul edilen 54 hasta alındı. Hastalar randomize olarak L-karnitin grubu 27 hasta (17 erkek, 10 kadın, yaş ört: 60±11 yıl) ve plasebo grubu 27 hasta (15 erkek, 12 kadın, yaş ört: 58+12 yıl) olarak iki gruba ayrıldı. Miyokard infarktüsünün ilk 48 saat içerisinde sinyal ortalamalı elektrokardiyogrfi (SOEKG) kayıtları alındı. Ölçümler 3. hafta sonunda tekrar edildi. Hastalara randomize olarak, L-karnitin (n=27) 4x1 tb (4 gr/gün) ve plasebo verildi. Ayrıca hastaların tamamına asetil salisilik aâit, heparin infüzyonu ve kontrendikasyonu olmayan vakalara trombolitik tedavi uygulandı. Birinci kayıtlarda iki grup arasında fark izlenmedi. İkinci kayıtlarda, L-karnitin grubunda QRS süresi ve LAS 40 değerlerinde düşüş izlenirken (p<0.05), plasebo grubunda ise anlamlı değişiklik olmadı (p>0.05). Geç -potansiyel pozitifliği L-karnitin grubunda birinci kayıtta 13 hastada pozitif bulunurken, plasebo grubunda ise 14 hastada pozitif bulundu (p>0.05). İkinci kayıtlarda L-karnitin grubunda 8 hastada (p<0.05), plasebo grubunda 12 hastada pozitif olarak bulundu (p>0.05). Akut miyokard infaktüsünde L-karnitin kullanımının, hemodinamik veriler üzerine olumsuz bir etkisi olmadan, SOEKG parametreleri üzerine olumlu etkileri olduğu sonucuna varılmıştır.Öğe Akut miyokard infarktüsünde L-karnitin tedavisinin ventriküler repolarizasyon parametreleri üzerine etkisi(1999) Özdemir, Ramazan; Güven, Aytekin; Sezgin. Alpay Turan; Tuncer, CemalÖz: AMAÇ: Bu çalışmamızda akut miyokard infarktüsü geçiren hastalarda L-karnitin kullanımının, ventriküler repolarizasyon parametreleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya akut miyokard infarktüsü tanısı konan 54 hasta alındı. Hastalar randomize olarak L-karnitin grubu 27 hasla (17 erkek, 10 kadın, yaş ort: 60±l 1 yıl) ve plasebo grubu 27 hasta (15 erkek, 12 kadın, yaş ort: 58±12 yıl) olarak iki gruba ayrıldı. QT aralığının değerlendirilmesi, 50 mm/sn hızında çekilen standart 12 kanallı elektrokardiyogramdan yapıldı. QT aralığı, QRS kompleksinin başlangıç noktası ile T dalgasının TP izoelektrik çizgisine dönüş noktası el ile işaretlenerek aradaki mesafe olarak ölçüldü. QT dispersiyonu (QTd), maksimum QT ile minimum QT intervali arasındaki farktan hesaplandı. Her hastada QT intervali Bazett formülü (QTc=QT/vRR) kullanılarak, düzeltilmiş QT (QTc) hesaplandı. QTc dispersiyonu (QTcd) maksimum QTc ile minimum QTc arasındaki farktan hesaplandı. Ölçümler miyokard infarktüsünün ilk gününde alındı ve üç hafta sonra tekrar edildi. Hastalara L-karnitin 4 gr/gün ve plasebo verildi. Ayrıca hastaların tamamına 300 mg/gün asetil şahsilik asit, heparin infüzyonu (1000 U/saat) ve kontrendikasyonu olmayan vakalara trombolitik tedavi (sterptokinaz 1.500.000 U/saat) uygulandı. BULGULAR: EKG kayıtlarının incelenmesinde L-karnitin ve plasebo grubunda ilk kayıtlarda QT, QTc QTd ve QTcd değerleri arasında herhangi bir fark bulunmadı (p>0.05). İkinci kayıtların incelenmesinde her iki grupta da ilk kayıtlara oranla QT, QTc, QTd ve QTcd değerlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü, ancak bu azalma L-karnitin grubunda plaseboya göre daha anlamlıydı (plasebo grubunda p<0.05; L-karnitin grubunda p<0.01). SONUÇ: Akut miyokard infaktüsünde L-karnitin kullanımının, hemodinamik değişiklik yapmadan, ventriküler repolarizasyon parametreleri üzerine olumlu etkisi olduğu sonucuna varıldı.Öğe Analysis of urine biomarkers for early determination of acute kidney injury in non septic and non asphyxiated critically ill preterm neonates(The Journal of Maternal-Fetal & Neonatal Medicine, 2016) Karadağ, Ahmet; Elmas, Taner; Tabel, Yılmaz; Özdemir, Ramazan; Otlu, Hüsniye GülObjective: We designed the present study to test the hypothesis that urinary biomarkers might predict acute kidney injury (AKI) development in non-septic and non-asphyxiated critically ill preterm infants. We evaluated urine (u) sistatin–C (uCys-C), kidney injury molecule–1 (uKIM–1) and neutrophil gelatinase associate lipocaline (uNGAL) as markers of AKI. Methods: Sixty-four preterm infants with gestational age between 28 and 32 weeks were included in this study. Biomarkers were measured on day of life (DOL) 1, 3, and 7. Results: uNGAL levels in the AKI group were significantly higher than in no-AKI group on DOL 1, 3 and 7 (p ¼ 0.016, p ¼ 0.007 and p ¼ 0.0014, respectively). Conclusions: uNGAL is sensitive, early, and noninvasive AKI biomarkers, increasing significantly in non-septic and non-asphyxiated critically ill preterm neonates.Öğe Antrasiklin grubu antibiyotiklerin sol ventrikül fonksiyonları, ventriküler De-repolarizasyon parametreleri ve dispersiyonları üzerine etkileri(Türk Hematoloji Onkoloji Dergisi, 1998) Tuncer, Cemal; Büyükberber, Süleyman; Aydoğdu, İsmet; Özdemir, Ramazan; Güven, Aytekin; Pekdemir, Hasan; Seçkin, Yüksel; Sezgin, Alpay; Komsuoğlu, BakiÖz: Antrasiklin grubu antibiyotiklerin kümülattf dozu 400 mg/m2'nin altında olduğu zaman semptomatik kardiyotoksisite gelişmesi nadirdir. Bununla birlikte subklinik kardiyak hasar gelişmesi son derece sık-tır. Buna rağmen literatürde antrasiklin kemoterapisinin ventriküler de-repolarizasyon intervallerine ve dispersiyonlan üzerine etkisi ve bu parametrelerin geç kardiyotoksisiteyi kestirebilmelerine dair çalışma-lara rastlanmamıştır. Çalışmamızda antrasiklin grubu değişik ilaçlar alan maligniteli 13 erkek ve 7 ka-dın toplam 20 hastada, başlangıçtaki, intermediate kümülatif dozdaki ve total kümülatif dozdaki EKG parametreleri ve ekokardiyografi parametreleri birlikte değerlendirilmiştir. Ejeksiy on fraksiyonu (EF) to-tal doz alanlarda (%42.86+11.52), başlangıç (%54.5+-12.12) ve intermediate doz alanlara göre (%52.89±14.72) anlamlı olarak azaldı (p<0.05). Fraksiyonel kısalma (FS) ise total doz alanlarda (%21.86+10.06) sadece başlangıçtaki değere göre (%32.5±6.56) anlamlı olarak azaldı. Total doz alan-lardaki E velosite değeri (54.71±13-9 cm/sn), başlangıçtaki (69.5+17.3 cm/sn) ve intermediate doz alanlardaki (71.22+20.47 cm/sn) değerlere göre anlamlı olarak azaldı (p<0.05). A velosite değeri hem intermediate doz alanlarda (70.67+1833 cm/sn) hem de total doz alanlarda (62.14+13.11 cm/sn), başlangıçtaki (43.7+12.8 cm/sn) değere göre arttı (p<0.05). E/A oranı ise başlangıca (1.54+0.58) göre, intermediate (1.05+0.32) ve total (0.88+0.28) doz alanlarda anlamlı olarak azaldı (p<0.05). Ayrıca to-tal doz alanlardaki E/A oranı, intermediate doz alanlara göre de anlamlı olarak daha az bulundu (p<0.05). EKG parametreleri ile ilgili tüm değerler arasında istatistiksel bîr fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak ucuz ve tekrarlanabilir bir metod olan EKG'nin oluşabilecek malign ventriküler aritmiler ve geç kardiyak toksisite için erken birprediktör olamayacağı düşünüldü.Öğe Aort kapak alanı hesaplanmasında transözefajial ekokardiyografi ile transtorasik ekokardiyografinin karşılaştırılması(1998) Özdemir, Ramazan; Tuncer, Cemal; Güven, Aytekin; Pekdemir, Hasan; Sezgin, Alpay Turan; Müderrisoğlu, HaldunKalp kapaklarının değerlendirilmesinde transözefajial ekokardiyografinin (TEE) transtorasik ekokardiyografiye (TTE) üstünlüğü bilinmektedir. Bu çalışmada aort kapak alanı hesaplanmasında duyarlılık açısından TEE ile TTE arasında fark olup olmadığı tespit edilmek istendi. Çalışmaya TTE ile kalsifik aort darlığı saptanan 3 kadın (yaş ört: 55±8 yıl), 12 erkek (yaş ort:58±7 yıl) olmak üzere toplam 15 hasta alındı. Hastaların aort kapak alanları TTE ile hesaplandı. Daha sonra premedikasyonun ardından TEE ile sol ventrikül çıkış traktüsü ölçüldü. Ardından süreklilik denklemi kullanılarak aort kapak alanı tekrardan değerlendirildi. TTE'de ortalama gradient 32 mmHg ölçüldü. TTE ile sol ventrikül çıkış traktüsü (LVOT) 1.8 cm ölçülürken, TEE'de 2.2 cm olarak değerlendirildi (p<0.05). Ölçülen LVOT değerlerine göre hesaplanan aort kapak alanı TTE'de l cm2 bulunurken TEE'de l A cm2 olarak bulundu (p<0.01). TEE ile LVOT ölçümü gerçek değere tfaha yakın olarak tespit edilebildiğinden dolayı aort kapak alanının noninvaziv değerlendirilmesinde daha doğru bir yaklaşım olacağı kanısındayız.Öğe Aort Kapak Alanı Hesaplanmasında Transözefajial Ekokardiyografi İle Transtorasik Ekokardiyografinin Karşılaştırılması(Turgut Özal Tıp Merkezi Dergisi, 1998) Özdemir, Ramazan; Tuncer, Cemal; Güven, Aytekin; Pekdemir, Haşan; Sezgin, Alpay Turan; Müderrrisoğlu, HaldunKalp kapaklarının değerlendirilmesinde transözefajial ekokardiyografinin (TEE) transtorasik ekokardiyografiye (TTE) üstünlüğü bilinmektedir. Bu çalışmada aort kapak alanı hesaplanmasında duyarlılık açısından TEE ile TTE arasında fark olup olmadığı tespit edilmek istendi. Çalışmaya TTE He kals/fik aort darlığı saptanan 3 kadın (yaş ort: 55+8 yıl), 12 erkek (yaş ort:58±7 yıl) olmak üzere toplam 15 hasta alındı. Hastaların aort kapak alanları TTE ile hesaplandı. Daha sonra premedikasyonun ardından TEE ile sol ventrikül çıkış traktüsü ölçüldü. Ardından süreklilik denklemi kullanılarak aort kapak alanı tekrardan değerlendirildi. TTE'de ortalama gradient 32 mmHg ölçüldü. TTE ile sol ventrikül çıkış traktüsü (LVOT) 1.8 cm ölçülürken, TEE'de 2.2 cm olarak değerlendirildi (p<0.05). Ölçülen LVOT değerlerine göre hesaplanan aort kapak alanı TTE'de 1 crri bulunurken TEE'de 1.4 cm2 olarak bulundu (p<0.01). TEE ile LVOT ölçümü gerçek değere daha yakm olarak tespit edilebildiğinden dolayı aort kapak alanının noninvaziv değerlendirilmesinde daha doğru bir yaklaşım olacağı kanısındayız.Öğe Aort Kapak kalsifikasyonu: Koroner Anjiografi Yapılan Hastalarda Kardiyovasküler Risk Faktörlerinin ve Kemik Mineral Dansitesinin Değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2008) Tekin, Gülaçan Özgün; Yağmur, Jülide; Kekilli, Ersoy; Yağmur, Cengiz; Uçkan, Ahmet; Aksoy, Yüksel; Turhan, Hasan; Yetkin, Ertan; Özdemir, Ramazan; Koşar, FeridunAort kapak kalsifikasyonu (AKK) yüksek kardiyovasküler risk insidansına sahip görünmekte olup, aterosklerozun bir sonucu olarak kabul edilebilir. Düşük kemik mineral dansitesi ve artmış aort kalsifikasyon prevalensi arasındaki ilişki esas olarak toplum tabanlı çalışmalarda yaşlı bayanlarda gösterilmiştir. Ancak bazı çalışmalar kemik mineral dansitesi ile aort kalsifikasyonu arasında ilişki olmadığını bildirmiştir. Bu yüzden. biz koroner angiografi yapılan hastalarda AKK’nu değerlendirmeyi ve AKK olan ve olmayan hastaların kardiyovasküler risk faktörlerini ve kemik mineral dansitelerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Çalışma populasyonu koroner angiografi yapılan 585 ardışık hasta (372 erkek, 213 kadın, ortalama yaş=59±10 yıl) içeriyordu. Bütün hastalara transtorasik ekokardiyografik inceleme yapıldı. AKK bir yada daha fazla küspis üzerinde birden fazla parlak yoğun ekoların izlenmesi ve tutulan küspisin azalmış hareketi olarak tanımlandı. Bütün hastalar dual energy x-ray absorpsiyometri (DEXA) yöntemi ile kemik mineral dansitesi (T scor) ölçümü için Nükleer Tıp bölümüne yönlendirildi. Tüm hastalarda yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı, hiperkolesterolemi ve sigara içiciliği kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda AKK prevalensı %27 (160/585) bulundu. Her iki grup arasında diyabetes mellitus, hiperkolesterolemi ve sigara içiciliği yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05 hepsi için). Yaş ve hipertansiyon AKK için bağımsız risk faktörü olmasına karşılık vücut kitle indeksi AKK için bağımsız ve negatif risk faktörü olarak saptandı. AKK ile ilişkili bulunmasada AKK olan grupta koroner arter hastalığı anlamlı oranda yüksek saptandı. Ne T skoru, ne de yaş ve cinsiyete uyarlanmış T skoru AKK ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Biz bu çalışmada yaş, hipertansiyon ve vücut kitle indeksi ile AKK arasında bağımsız ilişki olduğunu gösterdik. Kemik mineral dansite ölçümünde yaş-cinsiyet uyarlanmış T skoru AKK ile ilişkisiz bulundu. Her ne kadar çalışmamızda koroner arter hastalığı ile AKK arasında ilişki olmadığı gösterilmiş olsada bu konunun aydınlanması için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Aortic valve calcification: Assessment of cardiovascular risk factors and bone mineral density in patients undergoing coronary angiography(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2008) Özgün Tekin, Gülaçan; Yağmur, Jülide; Kekilli, Ersoy; Yağmur, Cengiz; Uçkan, Ahmet; Aksoy, Yüksel; Turhan, Hasan; Yetkin, Ertan; Özdemir, Ramazan; Koşar, FeridunÖz: ÖZET: Amaç: Aort kapak kalsifikasyonu (AKK) yüksek kardiyovasküler risk insidansına sahip görünmekte olup, aterosklerozun bir sonucu olarak kabul edilebilir. Düşük kemik mineral dansitesi ve artmış aort kalsifikasyon prevalensi arasındaki ilişki esas olarak toplum tabanlı çalışmalarda yaşlı bayanlarda gösterilmiştir. Ancak bazı çalışmalar kemik mineral dansitesi ile aort kalsifikasyonu arasında ilişki olmadığını bildirmiştir. Bu yüzden. biz koroner angiografi yapılan hastalarda AKK’nu değerlendirmeyi ve AKK olan ve olmayan hastaların kardiyovasküler risk faktörlerini ve kemik mineral dansitelerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Çalışma populasyonu koroner angiografi yapılan 585 ardışık hasta (372 erkek, 213 kadın, ortalama yaş=59±10 yıl) içeriyordu. Bütün hastalara transtorasik ekokardiyografik inceleme yapıldı. AKK bir yada daha fazla küspis üzerinde birden fazla parlak yoğun ekoların izlenmesi ve tutulan küspisin azalmış hareketi olarak tanımlandı. Bütün hastalar dual energy x-ray absorpsiyometri (DEXA) yöntemi ile kemik mineral dansitesi (T scor) ölçümü için Nükleer Tıp bölümüne yönlendirildi. Tüm hastalarda yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı, hiperkolesterolemi ve sigara içiciliği kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda AKK prevalensı %27 (160/585) bulundu. Her iki grup arasında diyabetes mellitus, hiperkolesterolemi ve sigara içiciliği yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05 hepsi için). Yaş ve hipertansiyon AKK için bağımsız risk faktörü olmasına karşılık vücut kitle indeksi AKK için bağımsız ve negatif risk faktörü olarak saptandı. AKK ile ilişkili bulunmasada AKK olan grupta koroner arter hastalığı anlamlı oranda yüksek saptandı. Ne T skoru, ne de yaş ve cinsiyete uyarlanmış T skoru AKK ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Biz bu çalışmada yaş, hipertansiyon ve vücut kitle indeksi ile AKK arasında bağımsız ilişki olduğunu gösterdik. Kemik mineral dansite ölçümünde yaş-cinsiyet uyarlanmış T skoru AKK ile ilişkisiz bulundu. Her ne kadar çalışmamızda koroner arter hastalığı ile AKK arasında ilişki olmadığı gösterilmiş olsada bu konunun aydınlanması için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Aplazia Kutis Konjenita Tip VI (Bart Sendromu) Olgusu(2019) Gökçe, İsmail Kürşad; Guliyeva, Lale; Turgut, Hatice; Kaya, Hüseyin; Yılmaz, Ercan; Özdemir, RamazanBart sendromu (aplazia kutis konjenita tip VI olarak ta adlandırılır) aplazia kutis konjenita, epidermolizis bülloza ve distrofik tırnaklarla karakterize genetik bir hastalıktır. Lokalize cilt defektlerine intrauterin dönemde oluşabilen büllöz lezyonların neden olduğu düşünülmektedir. Biz doğumdan hemen sonra her iki ayak bileği ve ayak sırtında cilt defektleri saptanan bir olgu sunduk. Hastamızda postnatal üçüncü günde basıya maruz kalan bölgelerde büllöz lezyonlar gelişti. Aile öyküsü ve tırnaklardaki distrofik değişikliklerle Bart sendromu tanısı aldı. Takip eden günlerde konservatif tedavi (topikal kremler ve ıslak gazlı bez) ile cilt lezyonlarında düzelme izlendi. Hasta postnatal 30. günde taburcu edildi. Klinik kontrollere getiril- meyen hastanın postnatal 57 günlükken öldüğü öğrenildiÖğe Assessment of myocardial changes in athletes with native T1 mapping and cardiac functional evaluation using 3 T MRI(The International Journal of Cardiovascular Imaging, 2016) Görmeli, Cemile Ayşe; Görmeli, Gökay; Yağmur, Jülide; Özdemir, Zeynep; Kahraman, Ayşegül; Çolak, Cemil; Özdemir, RamazanIntensive physical exercise leads to increases in left ventricular muscle mass and wall thickness. Cardiac magnetic resonance imaging allows the assessment of functional and morphological changes in an athlete’s heart. In addition, a native T1 mapping technique has been suggested as a non-contrast method to detect myocardial fibrosis. The aim of this study was to show the correlation between athletes’ cardiac modifications and myocardial fibrosis with a native T1 mapping technique. A total of 41 healthy non-athletic control subjects and 46 athletes underwent CMR imaging. After the functional and morphological assessments, native T1 mapping was performed in all subjects using 3.0 T magnetic resonance imaging. Most of the CMR findings were significantly higher in athletes who had C5 years of sports activity when compared with non-athletic controls and athletes who had \5 years of sports activity. Significantly higher results were shown in native T1 values in athletes who had \5 years of sports activity, but there were no significant differences in the left ventricular end-diastolic volume, left ventricular end-diastolic mass, or interventricular septal wall thickness between non-athletic controls and athleteswho had \5 years of sports activity. The native T1 mapping technique has the potential to discriminate myocardial fibrotic changes in athletes when compared to a normal myocardium. The T1 mapping method might be a feasible technique to evaluate athletes because it does not involve contrast, is non-invasive and allows for easy evaluation of myocardial remodeling.Öğe Assessment of myocardial changes in athletes with native T1 mapping and cardiac functional evaluation using 3 T MRI(The International Journal of Cardiovascular Imaging, 2016) Görmeli, Cemile Ayşe; Görmeli, Gökhan; Yağmur, Jülide; Özdemir, Zeynep Maraş; Kahraman, Ayşegül Sağır; Çolak, Cemil; Özdemir, RamazanAbstract Intensive physical exercise leads to increases in left ventricular muscle mass and wall thickness. Cardiac magnetic resonance imaging allows the assessment of functional and morphological changes in an athlete’s heart. In addition, a native T1 mapping technique has been suggested as a non-contrast method to detect myocardial fibrosis. The aim of this study was to show the correlation between athletes’ cardiac modifications and myocardial fibrosis with a native T1 mapping technique. A total of 41 healthy non-athletic control subjects and 46 athletes underwent CMR imaging. After the functional and morphological assessments, native T1 mapping was performed in all subjects using 3.0 T magnetic resonance imaging. Most of the CMR findings were significantly higher in athletes who had C5 years of sports activity when compared with non-athletic controls and athletes who had \5 years of sports activity. Significantly higher results were shown in native T1 values in athletes who had \5 years of sports activity, but there were no significant differences in the left ventricular end-diastolic volume, left ventricular end-diastolic mass, or interventricular septal wall thickness between non-athletic controls and athletes who had \5 years of sports activity. The native T1 mapping technique has the potential to discriminate myocardial fibrotic changes in athletes when compared to a normal myocardium. The T1 mapping method might be a feasible technique to evaluate athletes because it does not involve contrast, is non-invasive and allows for easy evaluation of myocardial remodeling.Öğe Atriyoventriküler nodal reentrant taşikardili hastaların klinik ve ekokardiyografik özelliklerinin değerlendirilmesi(MN Kardiyoloji, 2010) Açıkgöz, Nusret; Ermiş, Necip; Yağmur, Julide; Karakuş, Yasin; Müezzinoğlu, Kübra; Cansel, Mehmet; Pekdemir, Hasan; Özdemir, RamazanÖz: Amaç: Atriyoventriküler nodal reentrant taşikardi (AVNRT) klinikte en sık görülen düzenli ritim bozukluğudur. Bu çalışmada AVNRT’li hastaların klinik ve ekokardiyografik yönden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya elektrofizyolojik çalışması (EFÇ) yapılan ve AVNRT tanısı konulan 30 hasta ile EFÇ’si yapılan ve normal saptanan 30 kontrol birey alındı. Çalışmaya tüm katılanların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından fark saptanmadı (p>0.05). Ancak vücut kitle indeksi (VKİ) AVNRT’li hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (28,7 ± 2,7’e karşın 24,6 ± 3,5 kg/m2; p<0,0001). Ekokardiyografik olarak değerlendirilen sol ventrikül duvar kalınlıkları, sol atriyum çapı, sol ventrikül çapları ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu her iki grupta benzerdi (p>0,05). Ancak Doppler mitral akım parametrelerinden geç diyastolik akım velositesi (A) (p=0,012), deselerasyon zamanı (p=0,002) ve izovolümetrik gevşeme (p=0,001) zamanı AVNRT’li hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca E/A oranı AVNRT’li hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,0001). Sonuç: AVNRT’li hastalarda diyastolik fonksiyonlar kontrol grubuna göre bozulmuştur. Artmış VKİ AVNRT gelişiminde önemli bir faktör olabilir.Öğe Bir yenidoğan yoğun bakım ünitesinde pnömotoraks tanısıyla yatan hastaların retrospektif değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2013) Yakında, Hüseyin; Aslan, Mehmet; Kurnaz, Erdal; Gündüz, Ahmet; Özdemir, Ramazan; Karadağ, AhmetAmaç: Pnömotoraks yenidoğan döneminde solunum sıkıntısı yapan önemli nedenlerden biridir. Pnömotoraks genellikle mekanik ventilasyon tedavisi altında olan yenidoğanlarda görülür. Respiratuvar distres sendromu, mekonyum aspirasyonu sendromu ve doğum sonrası canlandırma işlemi uygulanması pnömotoraksa neden olabilir. Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitemizde pnömotoraks nedeniyle yatırılan yenidoğanları geriye dönük olarak inceledik. Gereç ve Yöntemler: Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde 2008-2011 yılları arasında pnömotoraks nedeniyle yatırılan 56 olgu geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik özellikleri, tanıları, tedavileri, yatış süreleri ve prognozları açısından değerlendirildi. Akciğer grafisi ile tanı konuldu. Olguların tedavisi göğüs tüpü drenajı ile yapıldı. İstatistiksel analiz için Pearson Ki Kare analizi ve Fisher’in Kesin Ki Kare analizi kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Erkeklerde ve term bebeklerde pnömotoraks sıklığı yüksek bulundu. Çoğu olguda pnömotoraks gelişimi tek taraflı olup, yerleşimi sol taraftaydı. En sık görülen primer akciğer hastalığı respiratuvar distres sendromu olarak bulundu. Perinatal asfiksi en sık eşlik eden hastalıktı. Çalışmamızda 21 olguda pnömotoraks mekanik ventilasyon desteği sırasında görüldü. Olguların % 48,2’si kaybedildi. Çalışmamızda sürfaktan ihtiyacının olması, pnömotoraksın mekanik ventilasyon desteği altında gelişmiş olması, pnömotoraks bölgesi, ek hastalık varlığı ve doğumda resüsitasyon uygulanması ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Pnömotoraks morbidite ve mortalitesi yüksek olan, hayatı tehdit edici bir durumdur. Çalışmamızda mortalite oranının, sürfaktan ihtiyacı, mekanik ventilatör seyrinde pnömotoraks gelişmiş olması, ek hastalık varlığı, doğumda resüsitasyon uygulanması ve pnömotoraksın bilateral olması ile arttığı bulunmuştur.Öğe Bir Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Pnömotoraks Tanısıyla Yatan Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi(2013) Yakında, Hüseyin; Aslan, Mehmet; Kurnaz, Erdal; Gündüz, Ahmet; Özdemir, Ramazan; Karadağ, AhmetAmaç: Pnömotoraks yenidoğan döneminde solunum sıkıntısı yapan önemli nedenlerden biridir. Pnömotoraks genellikle mekanik ventilasyon tedavisi altında olan yenidoğanlarda görülür. Respiratuvar distres sendromu, mekonyum aspirasyonu sendromu ve doğum sonrası canlandırma işlemi uygulanması pnömotoraksa neden olabilir. Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitemizde pnömotoraks nedeniyle yatırılan yenidoğanları geriye dönük olarak inceledik. Gereç ve Yöntemler: Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde 2008-2011 yılları arasında pnömotoraks nedeniyle yatırılan 56 olgu geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik özellikleri, tanıları, tedavileri, yatış süreleri ve prognozları açısından değerlendirildi. Akciğer grafisi ile tanı konuldu. Olguların tedavisi göğüs tüpü drenajı ile yapıldı. İstatistiksel analiz için Pearson Ki Kare analizi ve Fisher'in Kesin Ki Kare analizi kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Erkeklerde ve term bebeklerde pnömotoraks sıklığı yüksek bulundu. Çoğu olguda pnömotoraks gelişimi tek taraflı olup, yerleşimi sol taraftaydı. En sık görülen primer akciğer hastalığı respiratuvar distres sendromu olarak bulundu. Perinatal asfiksi en sık eşlik eden hastalıktı. Çalışmamızda 21 olguda pnömotoraks mekanik ventilasyon desteği sırasında görüldü. Olguların % 48,2'si kaybedildi. Çalışmamızda sürfaktan ihtiyacının olması, pnömotoraksın mekanik ventilasyon desteği altında gelişmiş olması, pnömotoraks bölgesi, ek hastalık varlığı ve doğumda resüsitasyon uygulanması ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Pnömotoraks morbidite ve mortalitesi yüksek olan, hayatı tehdit edici bir durumdur. Çalışmamızda mortalite oranının, sürfaktan ihtiyacı, mekanik ventilatör seyrinde pnömotoraks gelişmiş olması, ek hastalık varlığı, doğumda resüsitasyon uygulanması ve pnömotoraksın bilateral olması ile arttığı bulunmuşturÖğe Bir Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Pnömotoraks Tanısıyla Yatan Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2013) Yakında, Hüseyin; Aslan, Mehmet; Kurnaz, Erdal; Gündüz, Ahmet; Özdemir, Ramazan; Karadağ, AhmetAmaç: Pnömotoraks yenidoğan döneminde solunum sıkıntısı yapan önemli nedenlerden biridir. Pnömotoraks genellikle mekanik ventilasyon tedavisi altında olan yenidoğanlarda görülür. Respiratuvar distres sendromu, mekonyum aspirasyonu sendromu ve doğum sonrası canlandırma işlemi uygulanması pnömotoraksa neden olabilir. Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitemizde pnömotoraks nedeniyle yatırılan yenidoğanları geriye dönük olarak inceledik. Gereç ve Yöntemler: Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde 2008-2011 yılları arasında pnömotoraks nedeniyle yatırılan 56 olgu geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik özellikleri, tanıları, tedavileri, yatış süreleri ve prognozları açısından değerlendirildi. Akciğer grafisi ile tanı konuldu. Olguların tedavisi göğüs tüpü drenajı ile yapıldı. İstatistiksel analiz için Pearson Ki Kare analizi ve Fisher’in Kesin Ki Kare analizi kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Erkeklerde ve term bebeklerde pnömotoraks sıklığı yüksek bulundu. Çoğu olguda pnömotoraks gelişimi tek taraflı olup, yerleşimi sol taraftaydı. En sık görülen primer akciğer hastalığı respiratuvar distres sendromu olarak bulundu. Perinatal asfiksi en sık eşlik eden hastalıktı. Çalışmamızda 21 olguda pnömotoraks mekanik ventilasyon desteği sırasında görüldü. Olguların % 48,2’si kaybedildi. Çalışmamızda sürfaktan ihtiyacının olması, pnömotoraksın mekanik ventilasyon desteği altında gelişmiş olması, pnömotoraks bölgesi, ek hastalık varlığı ve doğumda resüsitasyon uygulanması ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Pnömotoraks morbidite ve mortalitesi yüksek olan, hayatı tehdit edici bir durumdur. Çalışmamızda mortalite oranının, sürfaktan ihtiyacı, mekanik ventilatör seyrinde pnömotoraks gelişmiş olması, ek hastalık varlığı, doğumda resüsitasyon uygulanması ve pnömotoraksın bilateral olması ile arttığı bulunmuştur.Öğe Çevresel asbest maruziyetinin ventriküler repolarizasyon parametreleri üzerine etkisi(MN Kardiyoloji, 1999) Yıldırım, Zeki; Özdemir, Ramazan; Pekdemir, Hasan; Tuncer, Cemal; Hasanoğlu, H. Canan; Gökırmak, Münire; Köksal, Nurhan; Komsuoğlu, BakiÖz: AMAÇ: Özellikle Doğu Anadolu'da olmak üzere, ülkemizin bazı bölgelerinde çevresel olarak asbest maruziyetine bağlı akciğer ve plevra hastalıkları yaygın olarak görülmektedir. Son zamanlarda asbest liflerinin sadece akciğer ve plevrayı değil, direkt ve/veya kan ve lenf yoluyla yayılarak diğer organları da etkileyebileceği iddia edilmektedir. MATERYAL VE METOD: Çalışmamızda çevresel asbest maruziyetinin etkin olduğu bir yöre olan Hekimhan ilçesinde yaşayan ve asbest maruziyetine bağlı plevral plak ve kalsifikasyon olan hastalarda miyokardiyal elektriksel aktivite, Holter, standart ve sağ taraflı EKG ile değerlendirildi. Bu bulguların SFT ve kan gazı sonuçlarıyla ilişkileri incelendi. BULGULAR: FEV1/FVC oranı kontrol grubuyla benzerdi. FVC, kontrol grubunun tümünde normal olmasına karşın, 16 hastada (%46) hafif, 13 hastada (%37) orta ve 6 hastada (%17) ağır derecede restriktif bozukluk saptandı. Kan gazı analizlerinde ise hafif derecede hipoksemi mevcuttu (Pa02 = 67,9±14,7). Standart, sağ taraf (RV3-6) ve sağ taraf + standart derivasyonlardaki QT intervali, QTc intervali ve bu intervallerin dispersiyonları (d) (QT-d QTc-d) hastalarda kontrol grubuna göre daha uzun bulundu (p<0.001). Holler EKG parametrelerinden, 24 saatteki toplam kalp vurularının ortalama QT ve QTc uzunluğu, 2 saatlik kayıt süresi içinde, QTc intervallerinin 450 ms 'den daha uzun olduğu kalp vuru sayısı ve maksimum QT intervali, hasta grubunda kontrol grubuna göre daha uzundu. SONUÇ: Abstet maruziyetine bağlı olarak gelişen restriktif bozukluk nedeniyle oluşan hipoksemi ve muhtemelen miyokardiyal fibrozis gibi mekanizmalarla, abstet liflerinin miyokardiyal elektriksel homojeniteyi olumsuz yönde etkileyebileceği düşünülmüştür.Öğe Chylous ascites after liver transplantation incidence and risk factors(Liver Transpl., 0–0., 2012) Yılmaz, Sezai; Akbulut, Ahmet Sami; Işık, Burak; Ara, Cengiz; Özdemir, Ramazan; Aydın, Cemalettin; Kayaalp, Cüneyt; Yılmaz, SezaiIn this study, we evaluated the diagnosis, epidemiology, risk factors, and treatment of chylous ascites developing after livertransplantation (LT). Between 2002 and 2011, LT was performed 693 times in 631 patients at our clinic. One-hundred fifteenof these patients were excluded for reasons such as retransplantation, early postoperative mortality, and insufficient data.Chylous ascites developed after LT (mean 6 SD ¼ 8.0 6 3.2 days, range ¼ 5-17 days) in 24 of the 516 patients includedin this study. Using univariate and multivariate analyses, we examined whether the following were risk factors for developingchylous ascites: age, sex, body mass index, graft-to-recipient weight ratio, Model for End-Stage Liver Disease score, venacava cross-clamping time, total operation time, Child-Pugh classification, sodium level, portal vein thrombosis or ascitesbefore transplantation, donor type, albumin level, and perihepatic dissection technique [LigaSure vessel sealing system(LVSS) versus conventional suture ligation]. According to a univariate analysis, a low albumin level (P ¼ 0.04), the presenceof ascites before transplantation (P ¼ 0.03), and the use of LVSS for perihepatic dissection (P < 0.01) were risk factors fordeveloping chylous ascites. According to a multivariate Cox proportional hazards model, the presence of pretransplant asci-tes [P ¼ 0.04, hazard ratio (HR) ¼ 2.8, 95% confidence interval (CI) ¼ 1.1-13.5] and the use of LVSS for perihepatic dis-section (P ¼ 0.01, HR ¼ 5.4, 95% CI ¼ 1.5-34.4) were independent risk factors. In conclusion, the presence ofpreoperative ascites and the use of LVSS for perihepatic dissection are independent risk factors for the formation of chylousascites. To our knowledge, this study is the most extensive examination of the development of chylous ascites. Neverthe-less, our results should be supported by new prospective trials. Liv er Transpl 18:1046-1052, 2012.VC2012 AASLD.Öğe Çocukluk çağında akut amitriptilin zehirlenmesi: tek merkezin deneyimi(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2013) Özdemir, Ramazan; Bayrakcı, Benan; Tekşam, ÖzlemAmaç: Yüksek doz amitriptilin çocuklarda ciddi ilaç zehirlenmesinin en yaygın nedenlerinden biridir. Bu makalede, amitriptilin zehirlenmesi olan 126 çocuğun demografik özellikleri ve klinik bulguları gözden geçirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Ocak 1986 ve Mart 2011 tarihleri arasında amitriptilin zehirlenmesi nedeniyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesine yatırılan 0-16 yaş arası çocukların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Son yıllarda amitriptilin zehirlenmelerinin artmış olduğu görüldü. Zehirlenmelerin %62.7’si kaza nedenli, %37.3’ü ise intihar amaçlı idi. Kaza nedenli zehirlenmelerin yaş ortalaması 2.9±1.4 yaş, intihar amaçlı zehirlenmelerin yaş ortalaması 14.2±1.9 yaştı (p<0.01). Kaza nedenli zehirlenmeler intihar amaçlı zehirlenmelerden daha erken sağlık kuruluşuna başvurmuşlardı (sırasıyla 2.4±2 saat, 4.2±4.3 saat, p<0.01). Kaza nedenli zehirlenmelerin %78.3’ünde ilacın, çocuğun kolaylıkla ulaşabileceği yerde olduğu görüldü. Hastaların %37.3’ünün aldığı ilaç dozu toksik dozun üstünde %47.6’sının aldığı ilaç dozu toksik dozun altında idi. Başvuru anında hastaların %71’inde santral sinir sistemine ait zehirlenme bulgular gözlendi. Mide yıkama en yaygın kullanılan tedavi yöntemi idi (%78). Kaza nedenli 15 mg/kg ilaç alan bir hasta kaybedildi. Sonuç: Sık görülen ve ciddi toksisiteye neden olan ilaçlarla zehirlenmelerin önlenebilmesi amacıyla ambalajlama ve ulaşılabilirlik koşullarının endüstriyel, toplumsal ve politik açıdan gözden geçirilmesi önerilir. Ayrıca yüksek doz amitriptilin alımlarında en kısa sürede plazma değişimi uygulanması seçilmiş hastalarda tercih edilebilecek tedavi alternatifidir.