Tıp Fakültesi Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe 2023 Kahramanmaraş depremlerini yaşayanlar arasında travma sonrası stres bozukluğu ve depresif bozukluk yaygınlığının araştırılması(İnönü Üniversitesi, 2025) Gökhan, Müberra; Ünal, AhmetAmaç: Depremler çok önemli sayıda insanı etkileyen travmatik olaylardır ve ciddi ruhsal sorunlara yol açabilirler. Çoğu insan için deprem sonrası ortaya çıkan akut tepkiler normaldir ve zamanla bunlar azalır. Etkilenen bireylerin bir kısmı ise uzun süre ruhsal sorunlar yaşamaya devam ederler. Biz bu araştırmamızda 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş depremlerini yaşayanlar arasında travma sonrası stres bozukluğu ve depresif bozukluk yaygınlığını araştırmayı amaçlamaktayız. Yöntem: Örneklemimiz Malatya'nın çeşitli semtlerindeki konteyner kentlerde yaşayan 335 depremzededen oluşmaktadır. Katılımcılar 18-65 yaş aralığında, 6 Şubat 2023 depremlerini Malatya, Kahramanmaraş, Adıyaman ve Hatay'da yaşamış gönüllülerden oluşmaktadır. Katılımcılara araştırmamızın içeriği ve amacı ile ilgili bilgiler verilip onamları alındıktan sonra; Sosyo-Demografik Veri Formu doldurularak Beck- Depresyon ve Klinisyen Tarafından Uygulanan TSSB Ölçekleri uygulandı. Bulgular: Katılımcıların 101'i (%30,15) erkek ve 234'ü (%69,85) kadındı. TSSB tanısı alan katılımcı sayısı 142 idi. Bu sayı tüm katılımcıların %42,39'unu oluşturmaktadır. Depresif bozukluk tanısı alan katılımcı sayısı ise 108 idi. Bu ise tüm katılımcıların %32,24'ünü oluşturmaktadır. Depresyon tanısı alan 108 hastanın 63'ü hafif, 40'ı orta, 5'i ağır depresyon tablosundaydı. Araştırmamızda kadınlarda, ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, mevcut psikiyatrik şikayetleri deprem sonrası artanlarda, depremde enkazda kalanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde, depremden sonra yakınlarıyla iletişime geçemeyenlerde, çadırkentte kalanlarda, psikososyal destek alanlarda ve maddi kaybı olanlarda travma sonrası stres bozukluğunu daha sık olarak saptadık. Boşanmış olanlarda, ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, ailesinde ruhsal hastalık öyküsü olanlarda, depremde enkazda kalanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde, mevcut psikiyatrik şikayetleri deprem sonrası artanlarda, deprem sonrası medikal tedavi dozu artırılanlarda, yakınlarıyla iletişime geçemeyenlerde, psikososyal destek alanlarda ve maddi kaybı olanlarda Beck Depresyon Ölçeği skorunu anlamlı olarak daha yüksek saptadık. Sonuç: Çalışmamızda geçici konaklama merkezlerinde yaşayan depremzedelerde travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon tanılarını literatürle benzer şekilde yüksek oranda saptadık. Yine bu çalışmamızda depremzedelerin sosyo-demografik ve klinik özelliklerine göre depremden ruhsal olarak farklı düzeylerde etkilendiklerini ortaya koyduk. Böylesine yıkıcı sonuçlara neden olmuş olan depremler sonrası, deprem ülkesi olduğumuz gerçeğini göz önünde tutarak sağlam yapı stoğunu artırmak ve psikososyal açıdan hazırlıklı olmak depremlerin vereceği zararı en aza indirmek açısından oldukça önemli görünüyor. Anahtar kelimeler: Deprem, travma sonrası stres bozukluğu, depresif bozukluk.Öğe Kemik iliği nakil yapılan hastalarda işlem öncesi ve sonrası sağ ventrıkül fonksıyonlarının ilerı ekokardiyografik yöntemlerle değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2024) Uğurluoğlu, Göktuğ; Ermiş, NecipGiriş ve Amaç: Bu çalışmada kemik iliği transplantasyonu (KİT) öncesi ve sonrasında transtorasik ekokardiyografik değerlendirme ile, KİT sonrası erken dönemde ortaya çıkabilecek pulmoner vasküler değişikliklere bağlı olarak subklinik/klinik sağ ventrikül fonksiyon bozukluğunun tespit edilmesini amaçladık. Konvansiyonel ekokardiyografik yöntemlere ek olarak 4 boyutlu ejeksiyon fraksiyonu, speckle tracking imaging ve pulmoner arteriyel sertlik değerlendirmesi yapıldı. Metod: Çalışmaya 18-65 yaş arası allojenik veya otolog 45 kemik iliği nakil (KİT) yapılan hasta ve 45 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi, ayrıca KİT yapılan hastaların 1. ay verileri de değerlendirmeye alındı. Her iki grubun sosyo-demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve ekokardiyografik değerleri incelendi. Konvansiyonel ekokardiyografik incelemede, sağ ve sol ventrikül sistolik, diyastolik fonksiyonları ve sağ miyokardiyal performans indeksi (MPİ), tahmini sistolik pulmoner arter basıncı, pulmoner arter sertliği (PAS) ölçümleri değerlendirildi. 4 boyutlu ekokardiyografi ile sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sağ ventriküler fraksiyonel alan değişimi değerlendirildi. Ayrıca Strain ekokardiyografi tekniği ile sağ ventrikül fonksiyonları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda Sağ ventrikül global (SaV GS) (-19,242±8,713'e karşı -22,33±1,638 p = 0,022) ve serbest duvar strain (SaV SDS) (-25,956±2,836'ya karşı - 28,211±2,103 p <0,001) KİT sonrası grupta kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü. Ayrıca KİT yapılan grupta, kontrol grubuna göre 4B ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SaV EF) (52,311±2,465'e karşı 56,601±5,548 p<0,001), sağ ventriküler fraksiyonel alan değişimi (SaV FAD) (46,27±2,57'ye karşı 51,42±4,56 p <0,001) değerleri daha düşüktü. Sonuç: Bu çalışma ile KİT uygulanan hastalarda sağ kalp sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının ve pulmoner arter sertliğinin etkilenebileceğini gösterdik. Bu açıdan KİT tedavisi ve hazırlık rejimi ilişkili kardiyotoksisite gelişme riski olan hastalarda koruyucu ve tedavi edici yaklaşımlara başlanması için, ileri ekokardiyografik tekniklerle değerlendirilmesinin gerekliliğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Kemik iliği nakil, Hematolojik hastalık, 4B Ekokardiyografi Strain, transtorasik ekokardiyografiÖğe 65 yaş ve üzeri akut myeloid lösemi hastalarında geriatrik beslenme risk indeksinin prognoza etkisi(İnönü Üniversitesi, 2025) Göksel, Ahmet Nuri; Kaya, EminGiriş: Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliğinde malign hematopoietik öncü hücrelerin klonal genişlemesinden kaynaklanan heterojen bir grup agresif kan hücresi kanserini içerir. Lösemik hücreler normal kan hücrelerinin üretimine müdahale ederek zayıflığa, enfeksiyona, kanamaya ve diğer semptomlara ve komplikasyonlara neden olur. AML yetişkinlerde en sık görülen akut lösemidir. Bu yaş grubundaki vakaların yaklaşık yüzde 80'ini oluşturur. İnsidans yaşla birlikte artar ve tanı anında ortalama yaş 68'dir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 1'ini oluşturur. Normal yaşlanmayla ilişkili değişiklikler yaşlı yetişkinler için beslenme riskini artırır. Yaşlanma, azalan organ sistemi rezervleri ve zayıflamış homeostatik kontrollerle karakterize edilir. Yaşlı yetişkinlerde akut hastaneye yatış çalışmalarından elde edilen veriler, yüzde 71'e varan oranda beslenme riski altında olduğunu veya yetersiz beslendiğini göstermektedir. Malnütrisyon artan mortalite riski ile ilişkilidir. Bu çalışmadaki amacımız malnütrisyonun bir göstergesi olan geriatrik beslenme risk indeksinin (GNRI) 65 yaş ve üzeri AML tanılı hastalarda prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010 ile Aralık 2023 tarihleri arasında 65 yaş ve üzeri akut miyeloid lösemi (AML) tanısı alan ve tedavi edilen 139 hasta dahil edildi. Taranan hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, boy, kilogram, vücut kitle indeksi, total protein, albümin, laktat dehidrogenaz, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, kan üre azotu, kreatinin, alkalen fosfataz, gamma-glutamil transferaz, total bilirubin, direkt bilirubin, lökosit, hemoglobin, hematokrit, nötrofil, monosit, lenfosit, trombosit, total sağkalım süresi, progresyonsuz sağkalım süresi, enfeksiyonun olup olmadığı, aldığı kemoterapi ve komorbid hastalıkları incelendi. Bulgular: Bu çalışmada yaş ortalaması 75,92 olan 139 AML hastası incelenmiştir. Hastaların %39,6'sı kadın, %60,4'ü erkektir. Ortalama boy 163,54 cm, kilo 70,08 kg ve VKİ 26,23 kg/m² olarak belirlenmiştir. Geriatrik Beslenme Risk İndeksi (GNRİ) ortalaması 91,30'dur. Hastaların %27,3'ünde beslenme riski yokken %13,7'sinde yüksek beslenme riski vardır. Hastaların %97,8'inde enfeksiyon ve %77,7'sinde komorbiditeler tespit edilmiştir. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (%63), koroner arter hastalığı (%39,8) ve benign prostat hiperplazisi (%22,2) olmuştur. Hastalara çeşitli tedavi yöntemleri uygulanmış ve %87,8'i yaşamını yitirmiştir. GNRİ ile kilogram, VKİ, protein, albümin ve hematokrit arasında pozitif korelasyon; yaş, LDH, AST, bilirübin ve WBC ile negatif korelasyon bulunmuştur. KOAH hastalarında GNRİ değerleri anlamlı şekilde daha düşük çıkmıştır. Yoğun tedavi gören hastaların GNRİ değeri, düşük doz tedavi görenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Ölen hastaların GNRİ değerleri hayatta kalanlara göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur. ROC analizine göre GNRİ cut-off değeri 89 olup, mortaliteyi predikte etmede %49,2 sensitivite ve %88,2 spesifite göstermiştir. Tartışma: Bulgular, GNRI'nin düşük olmasının kötü prognozla, yüksek mortalite oranları ve organ disfonksiyonu ile ilişkili olduğunu göstermektedir. GNRI, kilogram, VKİ, albümin ve hematokrit ile pozitif, LDH, AST, bilirübin ve WBC gibi parametrelerle negatif korelasyon göstermiştir. Özellikle albümin ve total protein düzeyleri, GNRI ile güçlü bir ilişki göstermiş ve GNRI'nin beslenme durumu hakkında güvenilir bilgi sağladığı belirtilmiştir. Ayrıca, AML hastalarının %97,8'inde enfeksiyon görülmüş, ancak GNRI ile enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. GNRI'nin mortaliteyi öngörmede güçlü bir belirteç olduğu ve KOAH gibi komorbiditelerin GNRI'yi olumsuz etkileyerek prognozu kötüleştirdiği vurgulanmıştır. Yoğun tedavi gören hastalarda GNRI'nin daha yüksek olduğu ve bu durumun beslenme durumu ile tedaviye yanıt arasında bir ilişki olabileceğini gösterdiği belirtilmiştir. Anahtar kelimeler: Yaşlı AML, AML, Geriatrik beslenme risk indeksiÖğe Dirençli sistemik hipertansiyonu bulunan hastalarda kas/yağ oranı değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Kuloğlu, Hüseyin Emre; Taşolar, Mehmet HakanGiriş: Bu çalışma vücut kompozisyonu parametrelerinin (kas/yağ oranı, bazal metabolizma hızı (BMH), vücut kitle indeksi (VKİ) gibi) kan basıncı regülasyonu üzerindeki etkilerini dirençli hipertansiyon (HT) hastalarında incelemeyi amaçlamaktadır. Dirençli HT, çoklu antihipertansif tedaviye rağmen kontrol altına alınamayan kan basıncı ile tanımlanır ve kardiyovasküler komplikasyonlar için önemli bir risk oluşturur. Yöntem: Çalışmaya, en az üç antihipertansif ilaca rağmen sistolik kan basıncı (SKB) ?140 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı (DKB) ?90 mmHg olan 92 dirençli HT hastası dahil edilmiştir. Hastaların antropometrik ölçümleri (VKİ, kas/yağ oranı, BMH), kan basınçları, laboratuvar parametreleri ve ekokardiyografik bulguları başlangıçta ve iki ay sonra değerlendirilmiştir. Regresyon analizleri, SKB, DKB ve ortalama kan basıncı (OKB) değişimlerinin bağımsız prediktörlerini belirlemek için kullanılmıştır. Bulgular: İki aylık takip sonunda SKB, DKB ve OKB'de anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,001). Buna paralel olarak, VKİ ve yağ kütlesinde anlamlı bir azalma, BMH ve kas/yağ oranında ise artış tespit edilmiştir (p<0,05). Regresyon analizinde, SKB'deki değişimin bağımsız belirleyicileri VKİ'deki azalma, BMH'deki artış ve kas/yağ oranındaki iyileşme olarak saptanmıştır (p=0.012, p=0.005 ve p<0.001, sırasıyla). DKB'deki değişim üzerinde BMH artışı, E/E' oranındaki azalma ve kas/yağ oranındaki artış anlamlı etkiler göstermiştir (p=0.047, p=0.036 ve p<0.001, sırasıyla). OKB'deki değişim ise VKİ'deki azalma ve BMH ile kas/yağ oranındaki artış ile güçlü bir korelasyon göstermiştir (p=0.023, p=0.043 ve p<0.001, sırasıyla). Sonuç: Bu çalışma, vücut kompozisyonundaki iyileşmelerin, özellikle kas/yağ oranındaki artış ve bazal metabolizma hızındaki yükselmenin, dirençli HT hastalarında kan basıncı kontrolünde kritik bir rol oynadığını göstermektedir. VKİ ve yağ kütlesindeki azalmalar, kan basıncı regülasyonuna önemli katkılar sağlamaktadır. Kas/yağ oranını sağlıklı seviyelere çıkarmayı hedefleyen yaşam tarzı değişikliklerinin, dirençli HT yönetiminde ve genel kardiyovasküler sağlığın iyileştirilmesinde etkili bir strateji olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu bulguların daha büyük popülasyonlarda ve uzun dönemli çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Dirençli Hipertansiyon, Vücut Kompozisyonu, Kas/Yağ Oranı, Bazal Metabolizma Hızı, Kan Basıncı Regülasyonu, Yaşam Tarzı DeğişiklikleriÖğe Primer biliyer kolanjite bağlı karaciğer nakli yapılan hastaların uzun dönem sonuçları(İnönü Üniversitesi, 2024) Uçak, Mücahid; Harputluoğlu, Muhsin Murat MuhipGiriş: Primer biliyer kolanjit (PBK), kronik kolestaz, dolaşımdaki anti-mitokondriyal antikorlar (AMA),süpüratif olmayan kolanjit ve interlobüler safra kanalı hasarının karaciğer biyopsisi bulguları ile karakterize olan bir hastalıktır. PBK hastalarında karaciğer nakli, ilerlemiş hastalık için kesin tedavidir ve nakil sonrası 10 yıllık hayatta kalma oranı yaklaşık %70'tir. Çalışmamızdaki amaçlarımız karaciğer nakli yapılan hastaların nakil sonrası uzun dönem sonuçlarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsünde Ocak 2004 ile Aralık 2023 tarihleri arasında PBK nedeniyle karaciğer nakli yapılan yetişkin hastalar dahil edildi. Klinik veriler hastaların retrospektif olarak yaş, cinsiyet, transplantasyon türü, transplantasyon öncesi ve sonrası AMA düzeyi, hiperlipidemi, osteoporoz varlığı, nakil endikasyonu, donörün yaşı, cinsiyeti, kan grubu, alıcı ile verici arasında akrabalık ilişkisi, nakil öncesi ve sonrası hepatosellüler karsinom olup olmadığı, nakil sonrası kullanılan immünsüpresif tedavi, nakil sonrası ursodeoksikolik asit (UDCA) veya steroid kullanım durumu, nakil sonrası hastanın survi oranları, nakil sonrası vefat eden hastalarda ölüm sebebi, nakil sonrası portal ven trombozu, hepatik ven trombozu, hepatik arter trombozu olup olmadığı varsa süresi, nakil sonrası rekürrens ve rejeksiyon gelişimi, nakil sonrası kaşıntı durumu, alp düzeyi, nakil sonrası kolanjiosellüler kanser olup olmadığı, ikinci ve üçüncü nakil olup olmadığı, nakil sonrası biliyer komplikasyon olduysa türü, nakil sonrası rekürrens ve rejeksiyon sıklıklarının incelenmesi planlandı. Bulgular: Çalışmaya 6'sı (%20,7) erkek ve 23'ü (%79,3) kadın olmak üzere toplam 29 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 58,7±10,5 yıldı. 12 aylık, 36 aylık, 60 aylık ve 120 aylık sağkalım oranı sırasıyla %91,7, %75, %68,8, %57,3 şeklindedir. Nakillerin 2'si (%6,9) kadavra ve 27'si (%93,1) canlı donörden alınmıştı. Hastalarda rekürrens oranı %17,2 rejeksiyon oranı %17,2, biliyer komplikasyon oranı %17.2 olarak saptandı. 5 hastada portal ven trombozu ve 2 hastada hepatik arter trombozu olmak üzere toplam 7 hastada (%24.1) vasküler komplikasyon saptandı. Nakil sonrası ölüm oranını etkileyen faktörler analiz edildiğinde sadece immunsupresif dışı kortikosteroid ve UDCA tedavi kullanımının anlamlı etki ettiği saptandı. Tartışma: Sonuçlarımız başka tedavi seçeneği kalmamış son dönem PBK hastalarında karaciğer transplantasyonunun oldukça yüz güldürücü bir tedavi olduğunu ve nakil sonrası immunsupresif dışı kortikosteroid ve UDCA tedavisinin bu hasta grubunda son derece hayati ve önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Primer biliyer kolanjit, Karaciğer transplantasyonuÖğe Behçet hastalarında median sinirin us elastografi ile değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Uslu, Aysun Gündüz; Burulday, VeyselAmaç: Behçet tanılı hastalarda median sinirdeki oluşabilecek değişiklikleri SWE yöntemi ile non-invaziv bir biçimde gösterebilmektir. Gereç ve Yöntem: Hasta grubu, 18-65 yaş aralığında Nörobehçet ile takip edilmeyen, bilinen nörolojik tutulumu veya semptomu olmayan, 1-28 yıl hastalık süresi bulunan, 41 adet Behçet hastalarından oluşmaktadır. Kontrol grubu ise benzer yaş ve cinsiyette tamamen sağlıklı 41 hastadan oluşmaktadır. Her iki grubun her iki el bileğipisiform kemik hizasında median sinirine yönelik US cihazı ile alan ölçümleri yapılmış ve SWE yöntemi ile median sinir elastisite değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Kontrol grubunda sağ median sinir elastisite değerleri ortalama 3,06 ± 0,22 m/s ve 9,65 ± 1,48 kPa, hasta grubunda ise 4,54 ± 1,22 m/s ve 22,91 ± 12,72 kPa olarak ölçülmüştür. Sol median sinirde bu değerler kontrol grubunda 3,15 ± 0,29 m/s ve 10,31 ± 2,00 kPa, hasta grubunda ise 4,78 ± 1,41 m/s ve 24,65 ± 13,84 kPa'dır. Her iki el bileğinde yapılan elastisite ölçümlerinde hasta grubundaki değerler istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,001). MSKA ölçümleri kontrol grubunda 0,13 ± 0,03 cm², hasta grubunda ise 0,12 ± 0,03 cm² olarak saptanmış; hasta grubundaki değerlerin anlamlı düzeyde daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç: BH'de periferik sinirlerden median sinirin bu hastalıktan etkilendiği ve median sinir elastisite değerlerinin sağlıklı kontrol grubu ile kıyaslandığında daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca BH'de sağlıklı kontrol grubuna kıyasla median sinir kesit alanında azalma olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Behçet, median sinir, shear wave elastografi, median sinir kesit alanıÖğe İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne başvuran hastaların başvurusunu etkileyen faktörler(İnönü Üniversitesi, 2024) Seçkin, Kübra; Genç, Metin FikretGiriş: Sağlık her şey demektir. Sağlıkları sayesinde bireyler günlük yaşamlarını idame ettirebilirler. Bu nedenle sağlık hizmetleri insanlar için çok önemli bir konumdadır. Sağlık hizmetlerinin kullanımına etki eden pek çok faktör vardır. Bu faktörler kişisel özelliklerden çevresel özelliklere kadar pek çok unsurdan etkilenmektedir. Bu çalışma ile de İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran hastaların başvurusunu etkileyen faktörler belirlenmeye çalışılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2024 yılı Ocak-Mayıs ayları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran hastalara yapılmıştır. Çalışmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. 404 hastaya ulaşılmıştır. Basit rastgele örnekleme yöntemi ile hastalar seçilmiştir. Veri analizinde Pearson Chi Square (Ki-Kare Testi) kullanılmış olup, p değerleri hesaplanıp p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların ekonomik durumunun sağlık kurumu tercihini etkilediği görülmüştür ve çoğunluğun önemli hastalıklarda il dışını tercih ettiği saptanmıştır. İl dışında ilk tercih edilen kurum da Ankara'da tıp fakülteleri olmuştur. Çalışmamızda ''Gittiğiniz kurumu tercih etme nedenleriniz nelerdir'' sorusuna; sırasıyla hekim bilgi beceri yeterliliği, sağlık kuruluşunda ilaç malzeme yeterliliği, mahremiyete dikkat edilmesi gibi konuların çok önemli olduğu saptanmıştır. En az önem verilen konular da kurumda tanıdıkların çalışması, yakınların tavsiyesi, otelcilik hizmetleri ve oda kalitesi olarak saptanmıştır. Sonuç: İnsanların hastaneye başvurusunu etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Hastane yönetimi hastaların başvuru yaparken en çok nelere önem verdiğini ya da en az neleri önemsediğini bilip ona göre düzenlemeler yapabilirler. Anahtar kelimeler: Sağlık hizmetleri, Sağlık Kurumu TercihiÖğe Endometriyum kanserinde inflamasyon indekslerinin önemi ve prognozla ilişkisi(İnönü Üniversitesi, 2025) Abdurahmanova, Nuray; Coşkun, Ebru İnciAmaç: Trombosit, nötrofil ve lenfosit sayıları kullanılarak hesaplanan inflamasyon indekslerinin son zamanlarda yapılan çalışmalarda kanserli hastalarda prognostik bir gösterge olarak dikkat çekmektedir. Bu çalışmanın amacı, endometriyum kanserinde sistemik inflamasyon indekslerinin prognostik önemini ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekolojik Onkoloji Kliniği'nde, Ocak 2014 ile Aralık 2023 tarihleri arasında 35-75 yaş aralığında endometriyum kanseri tanısı ile ameliyat olan 166 hastayı kapsamaktadır. Hastaların genel bilgileri, dosyaları ve preoperatif olarak istenen periferik kan değerleri incelenmiş ve SII ve PIV değerleri hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde p<0.05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Analizler IBM SPSS 25.0 yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Preoperatif alınan, periferik kan örneklerinden hesaplanan SII ve PIV değerlerinin nüks, lenf nodu metastazı, evre, progresyonsuz sağkalım ve 5 yıllık sağkalım süreci üzerinde etkisine bakılmış olup istatiksel olarak anlamlı ilişkili bulunmamıştır. Sadece Grade II için bakılan SII (p=0.024) ve PIV (p=0.045) üzerinde anlamlı değişiklik bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda incelenen inflamasyon indekslerinden yalnızca Grade II için, SII ve PIV değerlerinde anlamlı değişiklikler bulunmuştur. Çalışmaya dâhil olan hastaların %73.5'ini Evre 1 (122 hasta) hastalar oluşturduğundan, ileri evre hasta grubuna yönelik daha detaylı çalışmaların yapılması ve incelenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Endometriyum kanseri, prognoz, inflamasyon, sağkalımÖğe Kübital tünel sendromu tanılı hastalarda vitamin D düzeyi ve reseptör gen polimorfizmi(İnönü Üniversitesi, 2024) Ünver, Fatma Beyza; Tecellioğlu, MehmetAmaç: Vitamin D eksikliği birçok hastalıkla ilişkilendirildiği üzere karpal tünel sendromu ve diyabetik periferik nöropati oluşum riski ve semptomlarıyla da ilişkilendirilmiştir. Vitamin D hücresel düzeyde etkilerini VDR'ye bağlanarak göstermektedir. VDR lokasyonundaki genlerde, Vitamin D metabolizmasını modifiye edebilecek ve bazı hastalıklarla ilişkisi olduğu gösterilen yaygın polimorfizmler tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı kübital tünel sendromlu (KTS) hastalarda vitamin D düzeyi VDR gen polimorfizmlerinden Bsm I ve Apa I arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 42 KTS hastası ve 42 sağlıklı kontrol üzerinde gerçekleştirildi. KTS'nin şiddeti EMG ile belirlendi ve hastalar hafif, hafif-orta, orta ve şiddetli KTS şeklinde 4 gruba ayrıldı. Tüm katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden öncelikle vitamin D ölçüm parametresi olan serum kalsidiol düzeyleri ölçüldü ve DNA izolasyonu yapıldı, ardından polimeraz zincir reaksiyonu ile Bsm I ve Apa I genotipleri belirlendi. Katılımcıların serum kalsidiol düzeyleri, Bsm I ve Apa I genotipleri ile alel frekansları, ilk olarak KTS ve kontrol grupları arasında karşılaştırıldı. Ardından da vitamin D düzeyi ve polimorfizmlerin KTS grubunda hastalık şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: KTS grubunun 25'i kadın (%59,5) 17'si ise erkekti (%40,5); kontrol grubu ise 29 kadın (%69,0) ve 13 erkekten (%31,0) oluşmaktaydı. Gruplar arasında cinsiyet dağılımında istatistiksel açından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,495). KTS grubunun yaş ortalaması 47 ± 13,7 şeklindeydi. Sağlıklı kontrol grubunda ise yaş ortalaması 45 ± 19,3 olarak belirlendi. Gruplar arasında yaş dağılımda istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,383). KTS grubunun ortalama vitamin D düzeyi 12,3 ng/ml idi. Sağlıklı kontrol grubunda ise ortalama vitamin D düzeyi 28,5 ng/ml bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık izlendi (p<0,001). Gruplar arasında, VDR Bsm I ve Apa I genotip dağılımı ile alel frekansları açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05).Sonuçlar: Türk popülasyonunda, KTS ile düşük serum kalsidiol seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Fakat VDR geni Bsm I ve Apa I polimorfizmleri arasında herhangi biri ilişki bulunmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Kübital tünel sendromu, polimorfizm, serum kalsidiol düzeyi, vitamin d reseptörüÖğe Akut myeloid lösemi nedeniyle kök hücre nakli yapılan hastalarda treosulfan ve busulfan hazırlama rejimlerinin etkinliğinin ve toksisitesinin karşılaştırılması(İnönü Üniversitesi, 2025) Karagül, Yusuf Sefa; Erkurt, Mehmet AliGiriş: Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliğinde malign hematopoietik öncü hücrelerin klonal çoğalması sonucu oluşan agresif kan hücreleri kanserlerinin heterojen bir grubunu temsil eder. Lösemik hücreler, normal kan hücrelerinin üretimini bozarak zayıflık, enfeksiyon, kanama gibi belirtiler ve çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkarır. AML, yetişkinler arasında en yaygın görülen akut lösemi türüdür ve bu grup içindeki vakaların yaklaşık yüzde 80'ini kapsayarak en önemli paydayı oluşturur. Hastalığın insidansı yaşla birlikte artmakta olup, tanı anındaki ortalama yaş 68-70'dir. Ayrıca, kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 1-2'sini de kapsar. Tedavisinde kök hücre nakli küratiftir. Allojeneik hematopoetik kök hücre nakli (HKHN), yetişkinlerde çeşitli hematolojik maligniteler ve malign olmayan hastalıklar için potansiyel bir kür tedavisi olarak öne çıkmakta olup sitoredüksiyon, kemoterapi protokolünün kabul edilebilir toksisite düzeylerini aşmaması gerektiğinden, kondisyonlama rejiminin seçimi hematolojik hastalıklar için büyük bir önem taşır. Allojeneik HKHN uygulanan hematolojik malignite hastalarında optimal kondisyonlama rejimi konusunda belirsizlik bulunmaktadır ve bu rejimlerin karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyacı vardır. Bu çalışmanın amacı, iki farklı miyeloablatif kondisyonlama rejimi olan treosulfan-fludarabin ile busulfan-siklofosfamid arasındaki toksisite profillerini ve klinik sonuçlar üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Araç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'nde Ocak 2010 ile Aralık 2024 yılları arasında merkezimizde HKHN uygulanan hastaların veri ve istatistikleri retrospektif olarak analiz edilmiştir. HKHN öncesinde kondisyonlama rejimi olarak treosülfan grubu ile busulfan grubu alan hastalar hastalıklarına ve yaşlarına göre bire bir oranı ile eşleştirilmiş olup bu çalışma toplam 62 hasta verisi ile yapılmıştır. Taranan hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, tanı, risk sınıfı, donör tipi, nakil öncesi tedavi yanıtı, verilen CD+34 miktarı, verilen kemoterapi rejimi, nakil tarihi, nötrofil engraftman süresi, platelet engraftman süresi, febril nötropeni gelişme durumu, hastanede yatış süresi, 100 gün içinde ölüm varlığı, akut Graft-versus-host hastalığı (GVHD) gelişme durumu, kronik GVHD gelişme durumu, kimerizm 28.gün, kimerizm 100. gün, akut böbrek yetmezliği gelişme durumu, relaps gerçeklesme durumu, ölüm gerçekleşme durumu, ölüm tarihi, progresyonsuz sağ kalım, sinizoidal obstriksyon sendromu gelişme durumu, genel sağ kalım parametreleri ile araştrıma yapılmıştır. Bulgular: Bu araştırma toplam 62 hasta ile yapılmıştır. Araştırmaya katılan katılımcıların %58.1'nin erkek, %74.2'sinin AML hastası olduğu, %67.7'sinin nakil öncesi CR1 tedaviye yanıt aldığı, %69.4'ünde FEN geliştiği tespit edilmiştir. Araştırmacıların %22.6'sında realps geliştiği, % 45.2'sinin halen yaşadığı, %11.3'ünde ABY geliştiği belirlenmiş. Bu hastaların 27 sinde treosulfanlı rejim 35 inde busulfanlı rejim kullanılmısıtır. İki rejim arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktur. Sonuç: AML tedavisinde Treosulfan/Fludarabin/ATG ve Busulfan bazlı (BU/CY ve BU/FLUDARA/ATG) rejimlerin etkinlik ve toksisite profilleri detaylı olarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, her iki rejimin de farklı hasta gruplarında başarılı bir şekilde uygulanabileceğini, ancak her bir rejimin kendine özgü avantajları ve potansiyel riskleri bulunduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Akut Myeloid Lösemi, Hematopoetik Kök Hücre Nakli, Busulfan, TreosulfanÖğe Diyabetik retinopati patogenezinde mirnaekspresyon düzeylerinin rolü(İnönü Üniversitesi, 2024) Tay, Şeyma Tokay; Cumurcu, TongabayAmaç: Diyabetin en sık mikrovasküler komplikasyonu olan retinopatinin gelişimi ve patogenezinde mikroRNA (miRNA)'lar önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızda diyabetik retinopati hastalarında ve diyabetik retinopati gelişmemiş diyabetik hastalarda miRNA ekspresyon düzeylerini araştırdık. Bunun sonucunda diyabetik retinopati mekanizmasındaki erken biyobelirteçleri tanımlamayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ve katarakt cerrahisi planlanan hastalar alındı. Hastalar 3 gruba ayrıldı. Retinopati gelişmemiş diyabet hastaları non-DRP grubuna, retinopati gelişmiş diyabet hastaları DRP grubuna, sağlıklı, benzer yaş ve cinsiyette olan gönüllüler ise kontrol grubuna dahil edildi. Hastalardan katarakt cerrahisi sırasında alınan ön kamara sıvısında miR-21, miR-31, miR-126, miR-146, miR-200b, miR-320, miR-762 gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı PCR yöntemi ile araştırıldı. Ekspresyon düzeylerinin kantitatif analizi için Gene Globe Data Analysis Center (Qiagen, Germany) programı kullanıldı. Bulgular: Non-DRP-kontrol ve DRP-kontrol grupları arasında miRNA ekspresyon düzeyindeki tüm değişiklikler istatiksel olarak anlamlı bulundu. Non-DRP grubundaki hastaların miRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuyla kıyaslandığında referans gene göre yaklaşık olarak miR-21'in 5, miR-31'in 5, miR-320'nin 6, miR-762'nin 5 kat artış; miR126'nın 2, miR146'nın 14 ve miR-200b'nın 50 kat azalış gösterdiği saptandı. DRP grubundaki hastaların miRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna kıyasla yaklaşık olarak miR-21'in 6, miR-31'in 5, miR-320'nin 6, miR-762'nin 5 kat artış; miR126'nın 2, miR146'nın 14 ve miR-200b'nin 54 kat azalış gösterdiği belirlendi. Sonuç: Diyabetik hastalarda retinopati gelişiminin erken tespiti için kullanılabilecek moleküler biyobelirteçler günümüzün önemli araştırma konularındandır. Çalışmamız literatürde miR-21, miR-31, miR-320, miR-762, miR126, miR146 ve miR-200b'nin ön kamara sıvısında araştırıldığı ilk çalışmadır. Sonuçlarımız, araştırdığımız miRNA'ların diyabetik retinopati gelişimini gösteren önemli biyobelirteçler olarak kullanabileceğine işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabet, retinopati, miRNA, ön kamara sıvısı, gerçek zamanlı PCR.Öğe Orbitopati gelişmeyen graves tanılı hastalarda kontrast duyarlılık fonksiyonu ve optik sinir başının değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Azız, Marıam; Öztürk, EmrahAmaç: Graves hastalarında fonksiyonel göz hasarı gelişmeden önce, subklinik evrede gerçekleştirilecek erken tanı ve uygun takip yöntemleriyle geri dönüşü olmayan görme kaybının önlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: 30 Graves orbitopatisi olan hasta, 30 orbitopati gelişmeyen Graves tanılı hasta ve 30 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Her üç grubun tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Hertel ekzoftalmometre ile proptozis değerlendirildi. Klinik aktivasyon, klinik aktivasyon skoru ile değerlendirildi. Hastalık şiddeti Europen Group on Graves Orbitopathy sınıflaması ile değerlendirildi. FACT paneli kullanarak hastaların uzaysal kontrast duyarlılık fonksiyonu ölçüldü. Her üç gruptaki hastalardan Spektral Domain Optik Koherens Tomografi (SD-OKT) ile ölçümler alındı. SD-OKT ile peripapiller retinal sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, EDTRS'nın 9 alanında makula kalınlığı değerlendirildi. Tüm hastaların OKT görüntüleri ImageJ programına yüklenerek koroidal vasküler indeks (KVİ) değeri hesaplandı. Bulgular: Gruplar arasında peripapiller RSLT kalınlığı, koroid kalınlığı, KVİ karşılaştırıldılğında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Orbitopatili grupta 3 cpd, 6cpd, 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda azalma kaydedildi (P<0.05). Klinik orbitopatisi olmayan grubunda ise 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda azalma kaydedildi. Bu azalma istatiksel açıdan anamlıydı (P<0.05). 6 cpd uzaysal frekanstan itibaren, klinik olarak orbitopati bulunan grup ile orbitopatisi olmayan grubun kontrast duyarlılık değerleri birbirine yaklaşmıştır. Bununla birlikte, orbitopatili grupta kontrast duyarlılık değerlerindeki azalma daha belirgin bulunmuştur (P=0.011). 12 cpd ve 18 cpd uzaysal frekanslarda, orbitopatili grup ile orbitopatisi olmayan grubun kontrast duyarlılık değerleri benzer olmakla birlikte, her iki grup da sağlıklı popülasyona kıyasla anlamlı derecede daha düşük değerler göstermiştir (sırasıyla P=0.005, P=0.001). Sonuç: Orbitopati gelişen ve gelişmeyen Graves hastalarında kontrast duyarlılık azalmaktadır. Özellikle orbitopati gelişmeyen hastalarda kontrast duyarlılık testi, erken tanı ve takipler açısından rutinde kullanılan görme keskinlik ölçümlerine ek bilgiler sağlayabilir. v Anahtar kelime: Graves hastalığı, kontrast duyarlılık, koroidal vasküler indeks, retina, tiroid orbitopatiÖğe Endobronşial ultrasonografi (EBUS) yapilan hastalarda ince iğne kapiller örneklemenin katkisi, randomize kontrollü çalişma(İnönü Üniversitesi, 2025) Atila, Ayşenur; Yalçınsoy, MuratAmaç: Endobronşial ultrasonografi (EBUS) ile alınan örnekleme yöntemlerinde hala standart bir yöntem bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, EBUS ile mediastinal lenf nodları örneklemesinde transbronşial aspirasyonlu (EBUS-TBNA) ve ince iğne kapiller örnekleme (EBUS-TBNCS) yöntemini; yeterlilik, tanı ve süre yönlerinden karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereç: Prospektif, tek-kör ve randomize dizayn edilen çalışmamıza 2021-2024 tarihleri arasında, kliniğimizde mediastinal LAP etyolojisi aydınlatmak amacıyla EBUS işlemi yapılan hastalar dahil edildi. EBUS işlemi her lenf noduna TBNA ve TBNCS şeklinde her 2 yöntem kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 79 hastadan 114 tane örnekleme alındı. Yaş ortalaması 62,85 ± 11,27 olup, yaş aralığı 21 ile 85 arasında değişmekteydi. Hastaların %65,8'i erkek, %34,2'si kadınlardan oluşmaktaydı. En sık örnekleme yapılan lokalizasyonun 7. istasyon (%36,8) olduğu tespit edilmiştir. EBUS ile alınan örneklerde patolojik yeterlilik açısından EBUS-TBNA ile EBUS-TBNCS yöntemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.219). Alınan örneklerde patolojik yeterlilik açısından, 103'ü her ikisi için de yeterli, 5'i her ikisi için de yetersiz ve 6'sı uyumsuzdu; genel uyum %94,74 idi; Cohen'in Kappa'sı 0,599 idi ve orta uyumlu tanımlıyordu (%94,74; 95% CI (88,9-92,04), ? = 0,599). Tanısal olarak değerlendirdiğinde, 93'ü her ikisi için de tanısal, 7'si her ikisi için de tanısal değil ve 3'ü uyumsuzdu; genel olarak global uyum %97,09 idi; Cohen'in Kappa'sı 0,808 idi ve önemli uyum tanımlıyordu (%97,09; 95% CI (91,72-99,40), ? = 0,808). Ayrıca tanısal olarak yöntemler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=1). Ana tanı açısından mükemmele yakın uyum tespit edilmiştir (?=0,954, p<0,001). İşlem süreleri açısından EBUS-TBNA ortalama 4,28 ± 0,86 dakika, EBUS-TBNCS 3,07 ± 0,68 dakika olup, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,001). Sonuç: EBUS rehberliğinde TBNCS ek eleman gereksinimi olmaması daha kısa sürmesi nedenleriyle daha pratik ve eşit derecede etkili bir tekniktir. Tanı sonuçlarını etkilemediği ve işlem karmaşıklığından kurtardığı için klasik yöntem yerine tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: EBUS, Aspirasyon, Kapiller örneklemeÖğe Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde çölyak hastalığının yaygınlığı ve pozitif çölyak serolojisi ile biyopsiyle kanıtlanmış çölyak hastalığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Zengin, Hakan; Dündar, İsmailAmaç: Bu çalışmanın amacı, tip 1 diyabetli (T1DM) çocuk ve adolesanlarda çölyak hastalığı prevalansını, pozitif çölyak serolojisi ile biyopsi ile kanıtlanmış çölyak hastalığı arasındaki ilişkiyi ve çölyak hastalığının büyüme, glisemik kontrol ve metabolik parametreler üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı çalışmamızda, Ağustos 2007-Haziran 2024 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde T1DM tanısıyla takip edilen 0-18 yaş aralığındaki 585 hastaya ait bilgiler retrospektif olarak incelendi. Daha sonra hastalar çölyak hastalığı ile T1DM tanılarına göre alt gruplara ayrılarak birbiriyle karşılaştırıldı. T1DM tanı zamanı ile çölyak hastalığı ilişikisi araştırıldı.İstatistiksel analizler için SPSS for Windows 23.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda T1DM tanısı alan çocukların %55,21'inin (n = 323) erkek olduğu ve ortalama tanı yaşlarının 8,74 ± 4,16 yıl olduğu saptandı; hastaların %39,49'u (n = 231) ise 10 yaş ve üzerindeydi. Diyabet otoantikorları incelendiğinde, %61,2'sinde (n = 358) glutamik asit dekarboksilaz antikoru, %51,6'sında (n = 302) adacık hücre antikoru ve %37,6'sında (n = 220) insülin otoantikoru pozitifliği görüldü. Hastaların %25,3'ünde (n = 148) otoantikor negatifken, %22,4'ünde (n = 131) üç otoantikorun birden pozitif olduğu belirlendi. Çölyak hastalığı antikor pozitiflik oranı %10,7 (n = 63) olarak tespit edilirken, doku transglutaminaz IgA düzeylerinin tanı anında ve takip sürecinde değişiklik gösterdiği gözlendi. Çölyak antikor pozitif olan hastaların %79,37'sine (n = 50) biyopsi yapılmış ve bu grubun %78'inde (n = 39) biyopsi ile doğrulanan çölyak hastalığı tanısı konulmuştur. Marsh sınıflamasına göre, hastaların büyük çoğunluğu tip III evresindeydi. Çölyak tanısının %10,26'sında (n = 4) tip 1 diyabet tanısından önce, %66,7'sinde (n = 26) tanı sırasında ve %23,1'inde (n = 9) T1DM tanısından sonra konulduğu görülmüştür. Biyopsi ile doğrulanan çölyak hastalığı tanılı olguların %61,54'ünün (n =24) kız olduğu, bu bireylerde boy ve ağırlık SDS değerlerinin daha düşük, doku transglutaminaz IgA ve IgG düzeylerinin ise daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmada, T1DM'li çocuklarda çölyak hastalığının sıkça gelişebileceği ve özellikle kız çocuklarında daha yaygın olduğu görülmüştür. Çölyak hastalığının erken tanısı, büyüme geriliği ve metabolik etkiler açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle, T1DM'li çocukların diyabetin ötesinde, çölyak hastalığı açısından düzenli ve kapsamlı bir şekilde izlenmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Tip 1 diyabet, Çölyak hastalığı, Otoimmün hastalıklar,MARSH Sınıflaması, ince bağırsak biyopsisiÖğe Çocukluk çağı nörokütanöz hastalık olgularının klinik, radyolojik ve takip bulguları ile değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Güneş, Gözde; Yücel, GülAmaç: Bu çalışmada Nörofibromatozis Tip 1 (NF1) ve Tüberoz skleroz Kompleksi (TSK) tanısı alan pediatrik olguların klinik, radyolojik ve sistemik bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 2010-2024 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Kliniğinde izlenen 145 NF1 ve 53 TSK tanılı hastanın verileri hastane kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Bulgular: NF1 tanılı 145 hastanın ortalama tanı yaşı 75,2 ± 56,7 ay (ortalama: 75,24 ay) saptandı. Hastaların 74'ü (%51,0) kız, 71'i (%49,0) erkekti ve 68'inde (%46,9) aile öyküsü vardı. NF1 tanılı hastaların 13'ünde (%9,0) epilepsi saptandı. Beyin MRG'de 107'sinde (%73,8) hiperintens lezyon gözlendi. Hastaların yaş gruplarına göre epilepsi, psikiyatrik bulgular, EEG ve MRG bulgularının karşılaştırmasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Bununla birlikte erkek hastalarda psikiyatrik komorbiditelerin gelişimi daha yüksek olup, anlamlı bulundu (p=0,047). Benzer şekilde erkeklerde hiperintens lezyonlar daha fazla saptandı ve istatistiksel anlamlı olduğu gözlendi (p=0,034). Ancak, epilepsi açısından cinsiyetler arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). TSK tanılı 53 hastanın ortalama tanı yaşı 37,4 ± 47,3 ay (ortalama: 37,4 ay) saptandı. Hastaların 19'u (%35,8) kız ve 34'ü (%64,2) erkekti ve 12'sinin (%22,6) aile öyküsü mevcuttu. TSK tanılı hastaların 41'inde (%77,4) epilepsi gözlendi. TSK'lı hastaların yaş gruplarına göre MRG'deki hiperintens lezyonların 2 yaş altında ve ergen yaş grubunda daha sık görüldüğü, bu farkın istatistiksel anlamlı olduğu saptandı (p=0,041). Ancak epilepsi, psikiyatrik sonuçlar ve EEG bulgularının yaş grupları ve cinsiyet açısından karşılaştırılmasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışma verilerimiz yaş ve cinsiyete bağlı olarak belirli klinik ve radyolojik bulgularda farklılıklar görülebileceğini göstermektedir. Bu durum, hasta takibinde kişiselleştirilmiş yaklaşımların önemini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Nörokütanöz hastalıklar, Nörofibromatozis Tip 1, Tüberoz skleroz, klinik bulgular, radyolojik bulgular, çocukluk çağı.Öğe Karaciğer nakil alıcılarında idrar parsiyel oksijen basıncı ölçümlerinin postoperatif dönemde akut böbrek hasarı (ABH) gelişimini öngörme üzerine etkisi(İnönü Üniversitesi, 2024) Bilin, Ömer Faruk; Bıçakcıoğlu, MuratAmaç: Çalışmamızda karaciğer nakli ameliyatlarında postoperatif dönemde sık karşılaşılan akut böbrek hasarının (ABH) erken tanınmasında idrar parsiyel oksijen basınç düzeyi ölçümlerinin etkinliğini araştırmayı amaçladık. Materyal Metot: Prospektif olarak yapılan çalışmamız, tek merkezli bir çalışma olarak planlanmış olup 17 Ağustos 2023 ile 25 Mart 2024 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakil Enstitüsünde yapıldı. Çalışmaya fulminan hepatik yetmezlik nedeniyle acil nakil olan, hepatik ensefalopati gelişen, cerrahi öncesi hepato-renal veya hepato-pulmoner sendrom gelişmiş olan, kadaverik nakil yapılan ve 18-65 yaş arası olmayan hastalar dışlandıktan sonra gerçekleştirilen toplam 139 karaciğer nakil hastasından 99 hasta dahil edildi. Hastalardan cerrahi giriş (T1) cerrahi bitimi (T4) ve post-op 24.saatte (T5) idrar örneği alınıp kan gazı cihazında çalışıldı ve parsiyel oksijen düzeyleri kayıt altına alındı. Bununla beraber post-op 24.saatte plazma NGAL düzeyleri ölçümü yapıldı. Hastalar akut böbrek hasarı (ABH) gelişen ve gelişmeyen olarak iki gruba ayrıldı ve gruplandırılırken kidney disease improving global outcomes (KDİGO) tanı sınıflandırılması kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 99 hastanın idrar parsiyel oksijen basıncı (PuO2) değerleri gruplar arası karşılaştırıldı sadece postoperatif 24.saat (T5) zaman noktasında Grup ABH' ta daha yüksek olmak üzere istatistiksel anlamlılık gözlendi. Gruplar arası karşılaştırmada ameliyat bitim (T4) zamanında FiO2' de ve operasyon bitiminde laktatta gruplar arası anlamlı farklılık tespit edildi. Farklılık ABH grubunda daha yüksek bulundu. NGAL değerleri incelendiğinde tüm hastaların ortalama değeri 124.63±157.5 pg/mL olduğu, kontrol grubunda 64.981(1-608.5), ABH grubunda 68.39(1-671) olduğu ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlı farklılık olmadığı (p>0.05) görüldü. Toplam 37 hastada ABH gelişmiş ancak kalıcı renal yetmezlik gelişen hasta olmamıştır. ABH gelişen grubun hemodinamik olarak anstabil olduğu, daha asidotik olduğu ve vazopressör desteğe daha çok ihtiyacı olduğu görüldü. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda ABH' nı öngörmede noninvaziv aralıklı PuO2 ölçüm değerlerinin ABH' ı öngörmede yetersiz olduğunu saptadık ancak konuyla ilgili daha fazla sayıda prospektif çalışmanın yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Karaciğer nakli, postoperatif akut böbrek hasarı (ABH), plazma NGAL, idrar parsiyel oksijen basıncı (PuO2), KDIGOÖğe Meşli otogreft uygulanan çocuk yanık hastalarında greft alanı ile boşluklardaki yara iyileşmesinin karşılaştırılması ve aselüler dermal matriksin kullanımının etkilerinin araştırılması(İnönü Üniversitesi, 2025) Ateş, Hasan; Demircan, MehmetÇocuklarda meşli otogreft uygulamasının ağır yanık olgularında greft ile temas eden alanların greft ile temas etmeyen boşluklardaki yara iyileşmesinin klinik ve histopatolojik değerlendirilmesi ve Matriderm uygulamasının bu iyileşmeye katkısının araştırılması amacı ile bu çalışma yapıldı. Bu amaçla Matriderm uygulanan 12 hastadan oluşan bir grup ve Matriderm uygulanmayan 12 hastadan oluşan bir grup oluşturuldu. Her iki gruba da meşli kısmi kalınlıkta otogreft (mSTSG) uygulaması yapıldı. Bu 24 yanık olgusundan ayrıca rastgele 12 hasta seçildi ve yara kenarından iyileşmenin spontan nasıl ilerlediğini göstermek için bir alt grup daha oluşturuldu. Tüm yanık olgularında ilk andan itibaren standart sıvı, medikal ve pansuman tedavileri aynı şekilde yapıldı. Kontrol grubu olarak kliniğimizde sünnet edilen 12 çocuktan alınan sünnet derileri çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubuyla birlikte toplamda 6 alt grup oluşturuldu. Hastalar, yanık sonrası 7. günde ameliyata alınarak debridman ve otogreft uygulaması yapıldı. Postoperatif 14. günde hem greft alanından hem de boşluklardan olmak üzere biyopsiler alındı. Çalışma, ADM kullanımının yalnızca daha hızlı iyileşmeyi kolaylaştırmakla kalmayıp aynı zamanda daha iyi kolajen üretimini ve fibroblast göçünü teşvik ederek dermal yapıyı desteklediğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ADM'nin hücresel süreçleri destekleyerek ve yara izini azaltarak dermal rekonstrüksiyona yardımcı olduğunu bildiren mevcut literatürle tutarlıdır. Ayrıca, ADM kullanımı kısmi kalınlıkta greftlere izin vererek, özellikle geniş yanık alanlarında donör saha sınırlamalarını azaltmıştır. Histopatolojik olarak epitel kalınlığı, keratinizasyon, dermal papilla sayısı, enflamatuvar hücre infiltrasyonu ve RPS-6H skorları incelendi. Sonuçlar incelendiğinde en başarılı tablo Matriderm ile kombine uygulanan otogreft uygulamasında greft ile temas eden bölgelerin olduğu görüldü. Detaylı incelendiği takdirde otogreft uygulamasının yara iyileşmesinde oldukça etkin olduğu görüldü fakat otogreft uygulanmada Matriderm eklenen uygulamaların daha başarılı olabileceği öngörüldü. Özetle, ağır yanık olgularında hem otogreft uygulaması hem de Matriderm uygulaması oldukça etkin bulunmuştur. İki uygulama kombine edildiğinde daha iyi sonuçların elde edildiği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Çocuklar, Yanık, Aselüler dermal matriks, OtogreftÖğe Aile hekimlerinin non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Karagöz, Mehmet; Selçuk, Engin BurakAile Hekimlerinin Non-Steroidal Antiinflamatuar İlaçlar Hakkındaki Bilgi, Tutum Ve Davranışlarının Değerlendirilmesi Giriş: Non-Steroidal Antiinflamatuar (NSAİ) ilaçlar hem dünya genelinde hem de ülkemizde yaygın olarak kullanılan ilaçlardır. Bu çalışmanın amacı farklı basamaklarda çalışan aile hekimlerinin non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesidir. Materyal-metot: Bu kesitsel, analitik tipteki çalışma 2025 yılında Malatya İnönü Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı tarafından yürütülmüştür. Evrenini Malatya ilinde çalışan; Malatya İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı Aile Hekimleri ve İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda Araştırma Görevlisi olarak çalışan Aile Hekimlerinin oluşturduğu çalışmada 227 Aile Hekimine ulaşılmıştır. Aile hekimlerine NSAİ ilaçlarla ile ilgili araştırmacılar tarafından oluşturulan tutum ve davranış değerlendirme formu ve bilgi düzeyi değerlendirme formları yüz yüze uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 227 hekimin yaş ortalaması 43.77±10.63'dür (min:25-max:69). Hekimlerin %62.6'sı (n:142) erkek, %37.4'ü (n:85) kadındır. Aile hekimlerinin %23.3'ünün NSAİ ilaç hakkında klinik içi eğitim almıştır. Aile hekimlerinin NSAİ ilaç reçete ederken etkili olan en önemli faktörler ilacın klinik etkinliği, ilacın yan etki profili ve ilacın uygulama yolu ve farmasötik şeklidir. Reçete edilen NSAİ ilacın tercih edilen en sık uygulama yolu enteral-oral yoldur. Hastalara en sık reçete edilen NSAİ ilaç grubu Profenler=Fenilpropionik Asid türevleridir. Hastalara en sık reçete edilen NSAİ ilaç etken maddeleri parasetamol, deksketoprofen, ibuprofen ve diklofenaktır. Aile hekimlerinin çalışma ünvanına göre aspirin letal dozu, aspirinin analjezik olarak günlük maksimal dozu, aspirin ve diğer NSAİ ilaçların yaptığı ülser lokalizasyonu, salisilat intoksikasyonunda görülen tinnitus ve işitme kaybı, çocuklarda salisilat intoksikasyonunda görülen glisemi tablosu, parasetamol intoksikasyonu ile ilgili bilgi düzeyleri arasında farklılık olmadığı bulunmuştur. NSAİ ilaçlarla glukokortikoid ilaçların antiinflamatuar etkinlik karşılaştırılması, NSAİ ilaçlarla narkotik analjeziklerin analjezik etkinlik karşılaştırılması, NSAİ ilaçların ilaç bağımlılığı yapmamaları, siklooksijenaz (COX) enzimini reversibl/irreversibl bloke etme durumları, antiagregan tedavi olarak aspirin kullanımında NSAİ ilaç kullanım zamanlaması, ibuprofenin analjezik ve antiinflamatuar etkinliği için gerekli doz kıyası, NSAİ İlaç-kortikosteroid/SSRI(Selective Serotonin Reuptake İnhibitörü) etkileşimi, ibuprofen-digoksin etkileşimi, Gastrointestinal (Gİ) irritasyonunu minimalize edebilmek için enterik kaplı formun kullanımı, Gİ irritasyonunu minimalize edebilmek için yemeklerle birlikte alınması, sütle alınması, bol su (en az bir bardak dolusu su) ile alınması önerisi, NSAİ ilaç kullanan hastalarda gastroprotektif ilaç önerisi ile ilgili bilgi düzeylerinin uzman hekim, Aile Hekimliği Uzmanı (AHU) ünvan grubunda daha fazla olduğu bulunmuştur. Sonuç: Aile hekimleri NSAİ reçete ederken en sık etkinliğe dikkat etmekte ve meslek süresi daha kısa olan aile hekimlerinin NSAİ ilaçlar ile ilgili bilgi düzeyleri daha fazladır. Aile hekimliği uzmanlık eğitiminde NSAİ ilaçlar hakkında eğitimlerin artırılmasını meslek yılı 15'in üstündeki hekimlere meslek içi eğitimlerin verilmesini tavsiye ediyoruz. Anahtar kelimeler: Aile hekimi, Akılcı ilaç kullanımı, Analjezik, NSAİ ilaçlarÖğe İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi ön hekimlerinin akılcı antibiyotik kullanımı konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Korkmaz, Akif; Selçuk, Engin BurakGiriş ve Amaç: Akılcı antibiyotik kullanımı, günümüzde giderek artan antibiyotiklere karşı oluşan ilaç direncinin engellenmesi, enfeksiyon hastalıklarının sebep olduğu komplikasyon oranlarının azaltılması ve hastalıkların kronikleşip mortaliteyi artırmasına engel olur. Ön hekimlerin özellikle sık karşılaşılan enfeksiyöz hastalıkların etkenlerinin viral veya bakteriyel ayrımını doğru yapmaları sonucu gereksiz antibiyotik kullanımında uzaklaşmalarını sağlar. Ön hekimlerin sık karşılaşılan bakteriyel enfeksiyöz hastalıklara Sağlık Bakanlığı'nın Akılcı Antibiyotik Kullanım Klavuzu'nu dikkate alarak birincil antibiyotikleri tercih etmesi akılcı olmayan antibiyotik kullanımını engeller. Ön hekimlerin akılcı antibiyotik yazmaları için akılcı antibiyotik kullanımı konusunda yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları gereklidir. Materyal ve Metot: Bu çalışma ön hekimlerin akılcı antibiyotik kullanımı hakkında bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek için yapılmıştır. Çalışmamıza Malatya ilinde İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin ön hekimlerinden 187 ön hekim katılmıştır. Çalışmamızda İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin ön hekimlerine toplam 20 sorudan oluşan akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek için sorular yöneltilmiştir. Bu sorulardan 11 soru tutum ve davranışlarını 9 soru bilgi düzeylerini ölçecek anket sorularından oluşmaktadır. Bu çalışma, bir nicel yaklaşım benimseyerek genel bir tarama modelini temel alan bir inceleme olarak tasarlanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan Malatya ilinde İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki ön hekimlerden 91'i (%48,7) erkek 96'sı (%51,3) kadın olmak üzere toplamda 187 ön hekim dahil edilmiştir. Ön hekimlerin yaş ortalama değeri 24,16 olarak bulunmuştur. Akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili özel bir eğitim aldıklarını belirten ön hekimlerin sayısı 8 (%4,3) olup, eğitim almayanların sayısı 179 (%95,7) olarak saptanmıştır. Akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili özel bir eğitim alan ön hekimlerle eğitim almayan ön hekimler arasında akut bakteriyel tonsillofarenjit tedavisi bilgi düzeyini ölçme konusunda akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili özel eğitim alanlar lehine istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda Malatya ilinde İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki ön hekimlerin akılcı antibiyotik kullanımı konusunda yeterli bilgiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Ön hekimlerin mezuniyet öncesi ve mezuniyet sonrasında akılcı antibiyotik yazma hakkında belirli aralıklarla eğitim almaları önerilir. Anahtar kelimeler: Ön hekimler, akılcı antibiyotik kullanımı, mezuniyet öncesi eğitimÖğe Aile hekimlerinin tiroit hastalığı tedavi yaklaşımları ve tutumlarının değerlendirilmesi(İnönü Üniversitesi, 2025) Tepe, Hüseyin; Tetik, Burcu KayhanAmaç: Bu çalışmanın amacı, Malatya ilinde görev yapan aile hekimlerinin tiroit hastalıklarının tanı ve tedavisine yönelik bilgi düzeylerini, klinik yaklaşımlarını ve tutumlarını değerlendirmektir. Ayrıca, bilgi düzeylerini etkileyen demografik ve mesleki faktörlerin belirlenmesi ve bu bilgilerin klinik uygulamalara yansımasının incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya, 2025 yılı Nisan ve 2025 yılı Temmuz ayları arasında Malatya ilinde görev yapan 202 aile hekimi katılmıştır. Veriler, araştırmacılar tarafından geliştirilen 20 soruluk yapılandırılmış bir anket formu aracılığıyla çevrim içi ortamda toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 yazılımı kullanılmış; frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, Ki-kare ve ANOVA testleri uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %54'ü tiroit hastalıklarının yönetiminde kendini orta düzeyde yeterli hissettiğini, %44.1'i ise düşük düzeyde yeterli hissettiğini belirtmiştir. Bilgi düzeyi arttıkça doğru tanı koyma, uygun takip ve tedavi tercihleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde artmıştır (p<0.05). 0–5 yıl deneyimli ve hastanede çalışan hekimlerin bilgi düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Sonuçlar: Aile hekimlerinin tiroit hastalıklarına yönelik bilgi ve yeterlilik düzeylerinin, hasta yönetimi ve tedaviye uyum açısından belirleyici olduğu saptanmıştır. Bu nedenle, sürekli tıp eğitimi programlarının yaygınlaştırılması ve klinik rehber kullanımının teşvik edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, Tiroit hastalıkları, Tedavi yaklaşımları, Bilgi düzeyi, Hasta yönetimi











